Eğer kilo vermek istiyorsanız ne içtiğinize çok dikkat etmelisiniz. Gün içerisinde çok fazla şekerli içecek içebilirsiniz ama bunların hiçbiri sizi tok tutmaz. Aksine, onları içerken yemek yemek de istersiniz. Şekerli içecekler ayrıca, bir sonraki öğünde de daha da çok yemek yemenize yol açar. Eğer bu içecekler yüksek fruktozlu mısır şurubu içeriyorsa; size ek kalori almaktan da öte, bir sonraki öğünde daha acıkmış bir bünye bırakırlar. Yapılan araştırmalara göre şeker yerine kullanılan katkı maddeleriyle üretilmiş içecekler, sizi daha fazla acıktırır ve bir sonraki öğünde daha çok yemek yemenize yol açar. Yemeklerden önce içeceğiniz bir bardak su ise, sizin aşırı yemek yemenize engel olabilir. Yapacağınız en güzel şey; kendinize bir büyük bardak su doldurup, kana kana içmektir.
Kaynak : Sabah
Şekerli içecekler karnı acıktırıyor
Üzüm ve lahana tümör oluşumunu yavaşlatıyor
Besin ve beslenme durumumuz kansere olan yatkınlığımızı belirlemede ve önlemede ne kadar rol oynar? Kanserle savaşan ve kansere zemin hazırlayan besinler hangisi biliyor muyuz?
Üzüm ve lahana tümör oluşumunu yavaşlatıyor
Günümüzde yapılan bilimsel çalışmalar sonucu; kanser hastalarının yaklaşık %30'unun sigara kullanımı, yaklaşık %35'i beslenme kaynaklı olduğunu gösteriyor. %3'ününde alkol kullanımına bağlı tutuluyor. Tüketilen besinlerin kalitesi ve miktarı yeni oluşan bir hücre için çok önem taşıyor. Bazı kanser türlerinin, bazı ülkelerde sık sık görülmesi, bu ülkelerdeki yaşam koşullarıyla ilişkilendirilmesine neden olmuştur. Mide kanserinin Japonya'da sık görülmesi Japon halkının beslenmesinde tuza fazla yer vermesine bağlanmıştır. Karaciğer kanserinin en çok tropikal ülkelerde görülmesi, bu bölgelerdeki iklimden dolayı küflenmiş yer fıstığı ve tahıl tüketimine bağlanmıştır.
Bezelye iyi bir koruyucu
Bazı besinlerde bulunan bazı özel maddeler kanser oluşumunu engeller. Bu maddeler vücutta kimyasal kanserojenlerin oluşumunu önler, vücuda giren kanserojerlerin etkisini yok eder, kanser hücrelerinin çoğalmasını yavaşlatır. Ailesinde kanser olanlar, sigara içenler, kirli havanın olduğu bölgelerde yaşayanlar bu yiyeceklere diyetlerinde fazla yer vermelidirler.
İşte bu yiyecekler:
Soya fasulyesi, mercimek, kuru fasulye, nohut, taze fasulye, bezelye (Bu yiyeceklerin içinde proteaz engelleyiciler bulunur.)
Meyve, ceviz, fıstık, fındık (oksitlenmeyi önleyici maddeler vardır.) Turunçgiller, kayısı, karadut, kızılcık, kiraz, vişne, kuş üzümü, kırmızı ve kara üzüm, diğer meyveler, soya fasulyesi (flavonoidler var). Lahana, karnabahar, ıspanak, pazı, turp, nane, kekik, pancar, şalgam, hardal yaprağı ve bunun gibi yenilebilen yabani otlar (bunların içindeki özel koku ve tat veren maddeler anti kanserojendir.) Sarımsak, soğan, pırasa (içindeki kükürtlü maddeler antikanserojendir.)
Bütün meyveler yararlı
Kanser Riskini Azaltıcı Besinler:
Yapılan araştırmalara göre antikanserojen vitaminleri (A vitamini- B vitaminleri- C vitamini - D vitamini- Mineralleri (selenyum, çinko, iyot, molibden, bakır, demir, calsiyum, mangenez) ve antioksidanları içeren besinlerin çok tüketilmesi kanser riskini azalttığı görülmüştür. Bütün taze sebze ve meyveler, tam tahıl ürünleri (ekmek, yulaf, bulgur vb.) kuru baklagiller kanser riskini azaltan besinlerdir.
Bol soğan ve sarımsak ilaç
Kanser Hastasının Tedavisi Sürecinde Tıbbi Beslenme Tedavisi Nasıl Olmalıdır?
Kanserli hastada hücre yıkımı yüksek olması nedeniyle yüksek ve kaliteli protein alımı sağlanmalıdır. Kanser tedavisi sırasında iştah kaybı, bulantı, kusma, besinlere karşı hassasiyet oluşumu sesbebiyle besin alımı azalmaktadır. Soğan - sarımsak - lahanagillerde bulunan sülfit grupları tümör oluşumunu yavaşlatır. Yemeklere bol soğan, sarımsak kullanılmalıdır. Yiyeceklere soğanlı - sarımsaklı soslar ilave edilebilir. Üzümde bulunan resveratrol denen fitokimyasallar da tümör oluşumunu yavaşlatmakta, tümör büyümesini zorlaştırmaktadır. Çekirdekli üzüm tüketimi arttırılmalıdır. Ya da ezilmiş öğütülmüş üzüm çekirdeği formları kullanılmalıdır.
Salam sucuğa dikkat!..
Yapılan bütün araştırmalarda bazı besinlerde kanser riskini artıran zararlı maddelerin bulunduğu saptanmıştır.
Kanser Riskini Arttıranlar:
# Yağlı ve yaşlı koyun, sığır, keçi, tavuk eti
# Domuz eti, domuz pastırması
# Hamburger
# Sade yağlı etten yapılan köfteler
# Sucuk, sosis, salam
# Tereyağı, içyağı
# Yağda kızartılmış besinler
# Tuzlanmış besinler
# Tütsülenmiş besinler
# Nitrit- nitrit eklenmiş besinler (şarküteri ürünleri)
# Doğrudan ateşte pişen etler (mangal, döner vb.gibi)
Kaynak : Yeni Şafak
Sağlıklı bir hayat için kepekli ekmek tüketin
Amerika'da Prof. Dr. Kris-Etherton ve Philip Mellen tarafından yapılan bir araştırmada, kepekli ekmek tüketen ile kepeksiz ekmek tüketen iki grup karşılaştırıldı.
Kepekli ekmek tüketen grupta bulunanlar 3 ayda 5 kilo verirken kandaki CRP (serum, reaktif ve protein) düzeyleri de ortalama yüzde 38 oranında düştü. CRP düzeyinin yüksek olması diyabet, hipertansiyon ve kalp hastalıklarının ortaya çıkması ve hızla ilerlemesi açısından risk faktörü olarak değerlendiriliyor. Kepekli ekmek tüketenlerde kalp damar hastalığının yüzde 21 oranında azaldığı belirtiliyor. Araştırma sonuçları 11 Şubat 2008'de "American Journal of Clinical Nutrition"da ve "Nutrition, Metabolism&Cardiovascular Diseases" dergilerinde yayınlanarak duyuruldu. Konu ile ilgili değerlendirmede bulunan Selçuk Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Nefroloji Uzmanı Prof. Dr. Süleyman Türk, kepeksiz ekmek tüketimi alışkanlığının çok yaygın olmasının şişmanlık, hipertansiyon, diyabet ve kalp hastalığının hızla artışına katkıda bulunduğunu söyledi.
Kaynak : Zaman
Yediklerinizden emin misiniz?
Dışarıda yemek, özellikle çalışan kişiler için pratik ve hızlı bir çözüm. Ancak yediğiniz yemek, lezzet olmaktan çıkıp sizi hastanelere kadar taşıyabilir
Dışarıda, restoran seçenekleri de oldukça fazladır. O gün canınız ne çekiyorsa gidip yiyebilirsiniz. Buraya kadar her şey güzel, peki dışarıda yedikleriniz vücut ağırlığınızı kontrol altında tutma ve zayıflama çabalarınızı nasıl etkiliyor? Kilo vermeye çalışan kişiler için dışarıda yemek biraz risklidir, çünkü yemeğinizin içinde ne olduğu ve nasıl yapıldığı hakkında çok az kontrole sahip olursunuz. Tabii sağlıklı yemek sadece evde yemek anlamına gelmemektedir. Ethica İncirli Hastanesi Beslenme ve Diyet uzmanı İrem Çelik, dışarda yemek yerken sağlığınızı ve kilonuzu kontrol etmek için nelere dikkat etmeniz gerektiğini anlatı...
# Çok çeşitli yemekler ve hazırlama yöntemleri sunan restoranları seçin. Nasıl piştiğini ve yemeğin içeriğini sormaktan çekinmeyin. Veya yemeğinizin istediğiniz şekilde yapılmasını talep edin.
# Dışarıda olduğunuz günler öğün atlamamaya çalışın. Böylece, restorana gittiğinizde aşırı aç olmazsınız ve aşırı yemezsiniz.
# Sağlıklı seçimler yapın. Mesela salata istiyorsanız soslara dikkat edin, sosu ve sıvı yağını yanında isteyin, siz koyun. Böylelikle tüketeceğiniz yağ miktarını kontrol altında tutabilirsiniz.
# Açık büfelerde tüm seçeneklerinizi değerlendirin, ne istediğinize karar verin ve sadece onu alın.
# Öğle yemeğinizi evde yapıp getiriyorsanız, öncelikle uygun sıcaklıkta saklayabileceğiniz kaplar bulun.
Porsiyon azaltma size iyi gelecektir
Fast-food olarak tabir edilen besinler çok fazla yağ, kalori ve tuz içerir. Duble hamburger yerine sade hamburgeri tercih edin. Büyük boy patates kızartması ve büyük boy içecekler yerine küçük boy patates kızartması ve küçük boy içecekleri tercih edin. İçecek olarak diyet olanları ve ya taze sıkılmış meyve sularını tercih edin. Karışık pizza yerine sebzeli ve ince hamurlu olanını tercih edin. Pizzanız peynirli ise kullanılan peynirin cinsini öğrenin.
Kaynak : Yeni Şafak
"Göz çevresi" bakımı
Her yaşta canlı, genç bakışlar için yüz cildimizin en hassas ve en ince bölgesi….En fazla mimik hareketlerinin yapıldığı bölge… Ruhsal durumumuzun, sevincimizin, kızgınlığımızın, sağlığımızın, geçen yılların aynası…
Çevresel etkenlere (güneş, hava kirliliği, serbest radikal hasarı vb) karşı duyarlı ve savunmasız….
Göz çevresi derisi, çok ince ve yağ salgı bezlerinin olmaması nedeniyle vücudumuzun en hassas bölgesidir. Ayrıca en sık mimik yaptığımız bölgelerdir; günde yaklaşık 14.000 defa göz kırpma hareketi yaparız. Gülme, kızgınlık, zararlı çevresel etkenler, makyaj ve makyaj temizleme işlemi nedeniyle de devamlı yıpranır. Çok ince olması nedeniyle alttaki kılcal damarlar, mor renkli halkalar ve torbalanmalar şeklinde, görünebilir. Bu durum kişiye stresli, yorgun ve uykusuz bir görünüm verir. Bütün bu sebeplerle daima özel bakım ürünleri (temizleyici, nemlendirici, maskeler vb.) tercih edilmelidir.
Temizleme
Yağsız ve alkolsüz temizleyicilerle, irritasyona yol açmamak için göz çevresine çok bastırmadan, makyaj temizlenir.
Nemlendirme
Göz çevresi derisinde hiç yağ bezi olmaması nedeniyle doğal yağlanma yok denecek kadar azdır. Bu nedenle, yağlı cildi olanlar da dahil olmak üzere, mutlaka bir nemlendirici kullanmalıdır. İyi bir göz kremi "güçlendirilmiş bir nemlendirici " olarak tanımlanabilir. Bu kremler, göz çukurunu çevreleyen kemik sınırları boyunca göz çevresine ince dokunuşlarla, sürülmesidir. Genelde su bazlı, krem ya da losyon şeklinde hazırlanmışlardır. Nemlendiricinin amacı sadece yapısal lipitleri eklemek olmamalı, yaşlanma belirtilerini onarıcı ve önleyici, elastikiyet artırıcı, morluk ve şişlikleri giderici, yatıştırıcı olmalı; formülünde çevresel zararların verdiği hasarı önleyici maddeler (antioksidanlar, A, C, E, K vitaminleri, doğal bitkisel özler vb.) taşımalı, güneş koruyucular ve göz altı halkalarını gizleyici optik ışık yansıtıcıları içermelidir.
Destekleyici bakımlar
- Haftada iki kez nemlendirici, yaşlanma etkilerini onarıcı ve sakinleştirici maskeler uygulanmalıdır.
- Yorgun olduğumuzda ya da göz altı torbaları belirginse, sabahları, uygun bitkisel içerikli (ıhlamur, yeşil çay, papatya vb. gibi yatıştırıcı ve antioksidan) solüsyonlar ile kompres yapılabilir. Evimizde çay şeklinde hazırlanır, buzdolabında soğutulur, makyaj pamukları ıslatılarak gözümüzde 5-10 dakika bekletilir.
- Mimik hareketlerinden kaynaklanan çizgilerinizi hafifletmek ya da önlemek için kozmetik uygulamalar (botox, dolgu enjeksiyonları, mezolifting vb.)'dan yararlanılabilir.
- Güneşin zararlı etkilerinden korunmak için, ultraviyole koruyucu gözlükler kullanılmalıdır.
Kaynak : Hürriyet
Kilo Vermenin 12 Yolu
Metabolizmanızın hızını arttırmak ve hedefiniz doğrultusunda emin adımlarla ilerlemek için bu tavsiyeleri deneyin.
Az kilolu olduğunuzda, gün boyunca daha az kalori kullanırız. Çünkü az kilo ile daha rahat hareket edebiliriz. Ayrıca, çabucak kilo kaybetmediğinizde, ilginizin dağılması ve fazla yemek yemeğe başlamanız çok kolaydır. Metabolizmanızın hızını arttırmak ve hedefiniz doğrultusunda emin adımlarla ilerlemek için bu tavsiyeleri deneyin.
1- Egzersize daha çok zaman ayırın. Toplam her gün en azından 60 dakika egzersiz ve enerjik aktiviteler yapmayı hedefleyin.
2- Daha çok egzersiz yapın. Yürüyüşlerinize tepeleri ekleyin, adımlarınızı hızlandırın, bisikletin pedallarını daha hızlı çevirin veya günlük yürüyüşlerinize 1 veya 2 dakika koşma periyotları ekleyin. Ne kadar çok egzersiz yaparsanız o kadar çok kalori yakarsınız.
3- Haftalık egzersiz rutininize ağırlık kaldırma antrenmanını ekleyin. Ağırlık kaldırmak, kalorileri yakarken kaslarınızda arttırır. Ne kadar çok kasınız varsa vücudunuz gün boyunca o kadar çok kaloriye ihtiyaç duyar.
4- Yiyecek porsiyonlarınızı ölçün. Her gün 200 veya 300 ekstra kalori almanıza neden olan porsiyonlarınızın büyüklüğünü abartmanız ve sadece “ bir ısırık daha “diyerek yemeye devam etmeniz çok kolaydır. En iyi sonuca ulaşmak için yemeye başlamadan önce yiyeceklerinizi tartın.
5- Yediğiniz lif miktarını arttırın. Lif bakımından zengin olan yiyecekler daha çabuk doymanızı sağlayacaktır ve böylelikle daha az yemek yemenize neden olacaktır. Meyvelerde, sebzelerde, bütün tahıl ekmeklerinde, gevreklerde ve baklagillerde lif vardır. Her gün 25 veya 35 gram lif yemeyi hedefleyin.
6- Bol miktarda su içtiğinizden emin olun. Hedefiniz her gün 3 litre su içmek olmalıdır eğer egzersiz yapıyorsanız daha çok su içmelisiniz. Gün boyunca su içmek atıştırmalarınızı sınırlandırmanıza yardım eder, vücudunuza zindelik katar ve sıfır kalori ekler.
7- Günlük yiyecek kaydı tutun. Gün boyunca yediğiniz ve içtiğiniz her şeyi not edin. Yaptığınız her şeyi siyah-beyaz görebilirseniz hedefinizde ilerlemeniz daha kolay olacaktır. Ayrıca bu yöntem nedeniyle çoğu kişi daha az yemek yer çünkü yedikleri her şeyi yazmak istemezler.
8- Alkolü sınırlandırın. Alkollü içecekler besin değeri taşımazlar fakat kalori almaya neden olurlar.
9- Tüketiminizi haftada bir kere olarak tutun.
10- Yatmadan iki saat önce yemek yemeyi bırakın.
11- Günlük ek multivitamin alın.
12- Yemekleri ve atıştırmaları her lokmanın tadına vararak yavaş yavaş yiyin. Açlığı önlemek için her 3 veya 4 saatte bir öğün veya atıştırmalık yiyin.
Kaynak : Hürriyet
Fazla kilolardan kurtulmak için bu 8 düşmanla savaşın!
Asıl sorun kilolu olduğunuzu fark edip artık bir şeyler yapmaya karar verdikten sonra başlıyor. Diyelim ideal kilonuzu buldunuz ve bu kiloya inmek veya hep aynı durumda kalmak istiyorsunuz ama çok azımız bunu gerçekten becerebiliyor. Ancak bir başka nokta daha var, fazla yememize sebep olan dış faktörler... Bunlar da en az iştahımız kadar rol oynuyor. Gıdaların sunuluş şekli, porsiyonlar, paket boyları, tabak boyları hep istediğimizden fazla yememize sebep oluyor. Eğer sadece acıktığımız zaman yesek ve doyduğumuzda durabilsek obezite sorunu kalmazdı. Uzmanlar bu tür fazla yemeyi tetikleyen faktörlerin farkında olmanızı öneriyor. Diyet yapmamızı sabote eden bu dış faktörleri bilirsek onlara karşı koymamız mümkün olacaktır.
Kokular sizi çeker
Fazla kalori ve fazla kilo almamıza sebep olan 8 neden var. Bunları hayatınızdan çıkartarak ya da bunlara karşı önlem alarak çok daha formda olabilirsiniz.
1. Görüntü, ses ve kokular: Kızartılan sucuk kokusu, ızgaranın veya patlamış mısır makinesinin sesi veya sınırsız gıda reklamları aşırı yemeğe neden olabilir. Kokular sizi çeker.
2. Farkında olmadan yemek: Televizyon, sinema, bilgisayar veya kitap okumak gibi herhangi bir şeyle meşgulken ağza devamlı bir şeyler götürülür. Yemek dışında başka şeylerle uğraşmak, o anda yediğinize dikkat etmeyeceğinizden fazla yemenize yol açar. Sadece yemeğe konsantre olursanız, daha iyi tat ve keyif alır ve daha çabuk doyarsınız. Yemek duyularınıza dokunmalıdır, sadece ağızı ve mideyi doldurmak yetmez.
3. Her yerde yenilecek bir şeyler bulunması: Metroda, benzin istasyonlarında, her yerde yenilecek bir şey bulmak mümkün. Yemek gözümüzün önünde ise daha çok yiyoruz. Otomatlardan, çekmecedeki şeker ve çikolatalardan uzak durun.
4. Fast-food restoranlar: Ucuz, hızlı ve kolay erişilebilir bu tür yerler daha çok yemeği teşvik ediyorlar. Fast-food yemenin bir zararı da şu; bir süre sonra bütün tatlar karışıyor ve yavanlaşıyor. Arada aradığınız tadı bulmak için de daha fazla yemeniz gerekiyor. Bu tür yerlere haftada bir kereden fazla gitmeyin ve gittiğinizde tavuk ve salata çeşitlerini tercih etmeyi deneyin.
5. Porsiyon boyutları: Restoran veya marketlerde, porsiyon miktarları giderek arttırılıyor ve bu normal porsiyonmuş gibi algılanıp, tüketiliyor. İhtiyacınızı siz belirleyin. Önünüze konulan miktara göre yemek yemeyin.
6. Dev paket boyları ve ambalajlar: Büyük boy ürünler indirimli veya fiyat avantajlı gibi sunuluyor. Biz de onları satın alıyor ve daha çok yemiş oluyoruz. İlginç bir araştırma sonucuna göre; eğer büyük bir paketten yerseniz, küçük boylara göre yarı yarıya daha çok yiyorsunuz! Öncelikle istirahat ederken, televizyon karşısında veya otururken bir şeyler yeme alışkanlığını terk edin. Böyle zamanlarda çayı tercih edin. Paketten yemek yerine, bir kaba koyarak, ölçerek yiyin.
7. Tabak boyları: Eğer büyük boy tabak kullanırsanız daha çok yersiniz. Halbuki küçük boy mutfak eşyası kullanmak hem daha çok göz doyuruyor, hem de daha yavaş yemeğe yol açıyor.
8. Yemek çeşitliliği ve açık büfeler: Eğer fazla seçeneğiniz varsa, elinizde olmadan bu seçeneklerin hepsini tatma eğilimine girersiniz. Çeşitlilik elbette ki iyidir ancak seçimleriniz sağlıklı gıdalardan oluşmalıdır. Sebze, meyve, az yağlı süt ürünleri, tahıllar ve kepekli ürünler her zaman bu sağlıklı seçenekler arasında yer alacak olan başlıca gıdalardır.
Kaynak : Sabah
İdeal kiloyu hesaplamanın en kolay tekniği
İdeal kilo herkesin zevkine ve alışkanlığına göre değişmez, bir hesaplama tekniği vardır. İdeal kilo nasıl hesaplanır diye merak ediyorsanız işte size biz doktorların kullandığı teknik:
KADINLAR ERKEKLER
Kadınlar için: Boyunuzun ilk 1.5 metresi için 45 kilo, sonraki her 2.5 cm için 2.2 kilo ekleyiniz.
Örnek olarak; boyunuz 160 cm ise, ideal kilonuz 45+8.8=53.8 kilogram olacaktır.
Erkekler için: Boyunuzun ilk 1.5 metresi için 48 kilo, sonraki her 2.5 cm için 2.7 kilo ekleyiniz.
Örnek olarak boyunuz 180 cm ise, ideal kilonuz 48+32.4=80.4 kilogram olacaktır.
Ufak tepek tiplerdenseniz hesaplanan ideal kilo yüzde 10 azaltılmalısınız, iri yapılı olanlar ise yüzde 10 ekleme yapabilir.
YAĞ ORANI
Yağ oranı ve vücut kütlesi; az veya aşırı kilolu tanımını yapmak için kullanılır. Bu ölçümler bir beslenme ve diyet uzmanı tarafından yapılır. Ama siz de kolaylıkla bu hesaplamayı kendiniz için yapabilirsiniz. Kadınlar ve erkekler için farklıdır.
Kadınlar için: Uygun olan vücut yağ oranı yüzde 20-21'dir. Yani vücut ağırlığının ancak yüzde 20 ya da 21'i yağ olmalıdır. Yüzde 30'dan fazla yağ oranı olan kadınlar obez kabul edilir.
Erkekler için: Uygun olan yağ oranı yüzde 13-17'dir. Yüzde 25'ten fazla olanlar obez kabul edilir.
Vücut kütle indeksi (BMI), bütün diyet kitaplarında geçer. Kafanız karışmasın bu vücut yapınızın dolaylı bir tahminidir. Kilo ve boyunuz hesaba katılarak bulunur. Şeker ve yüksek tansiyon gibi hastalıklara yatkınlığı hesaplamakta da kullanılır. Fazla kilolu ve obez tanımlarının farklı olduğunu hatırlatmalıyım. Aynı şey demek değildirler. Uygun olan kilodan fazlası olanlar için kilo ayarlaması ancak düzenli ve devamlı olarak, fiziksel aktivite ve yemek miktarlarının ayarlanması ile elde edilebilir. İstemli olarak aşırı kilo vermek tehlikeli şekilde düşük kilolara yol açabilir. Bu kişilerin tedavi ile aldıkları kilolarını muhafaza edebilmeleri için devamlı yeterli miktarlarda gıda almaları gerekir. İdeal kiloda kalabilmek. İstediğiniz kiloda kalabilmek için şu formülü kullanabilirsiniz; günde almanız gereken toplam kalori miktarını hesaplarken: Hareketsiz veya obez iseniz; ideal kilonuzu yukarıdaki gibi hesaplayın ve her 450 gram için günde 10 kalori alın.
55 YAŞ
Az hareketli veya 55 yaş üzeri olanlar: İdeal kilonuzun her 450 gram için günde 13 kalori olmalıdır.
Düzenli egzersiz yapıyorsanız: İdeal kilonuzun her 450 gram için günde 15 kalori olmalıdır.
Düzenli yoğun egzersiz yapıyorsanız: İdeal kilonuzun her 450 gram için günde 18 kalori alınmalıdır.
Hareketlilik ve egzersiz sınıflandırmasını ise şöyle yapmaktayız. Düzenli ve planlı spor yapmayanlar veya ara sıra spor yapanlara az hareketli diyoruz. Haftada birkaç kez, 30-60 dakika yüzme, hızlı yürüme veya koşmaya orta decede aktivite, bunları haftada 60 dakika ve 4-5 gün yoğun olarak yapmaya ise yoğun aktivite diyoruz. Aslında diyet yapmak basittir. Biraz matematik biraz da psikoloji ile sağlığınızı bozan kilolardan kolaylıkla kurtulabilirsiniz.
Kaynak : Sabah
Kanserin en çok sevdiği yiyecek: Şeker
Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Metabolizma ve Beslenme Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ahmet Aydın, karbonhidratlar bakımından zengin gıdaların, özellikle de şekerin kanseri beslediğine dikkat çekerek, un ve şekerden kaçınarak bol sebze ve meyve tüketilmesi uyarısında bulundu.
Prof. Aydın, kanser hücrelerinin sağlıklı hücrelerden farklı olarak oksijenli metabolizma yerine oksijensiz metabolizmaya sahip olduğunu ve alınan fazla şekerin kanserli hücreleri beslediğini belirtti. Aşırı şekerli gıdaların insülin direncine yol açtığını, bunun da hücre üremesini kontrolsüz bir şekilde artırarak kansere sebep olduğunu kaydeden Aydın, "Çocuğu da büyüğü de çılgınca şeker ve beyaz un kullanmaktadır. Bütün bunlar kanserin neden arttığını göz önüne sermektedir." dedi. Şeker yerine tatlandırıcı kullanmanın çözüm olmadığını da belirten Aydın, şunları kaydetti: Tatlandırıcıların da vücuda ciddi zararları olduğu yapılan araştırmalarla kanıtlandı. Örneğin, Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA), sakarin içeren her türlü gıda maddesinin üzerine 'Sağlığa zararlıdır. Hayvanlar üzerinde yapılan testlerde kansere yol açmıştır.' ibaresinin konmasını şart koştu. Aspartam ve sükraloz gibi diğer tatlandırıcılar da yan etkileri nedeniyle uzak durulması gereken gıdalar arasında."
Kaynak : Zaman
Light diye çok yiyor ve kilo alıyoruz
Şişmanlığın görülme sıklığının artmasıyla beraber "light" (layt) etiketli ürünler önem kazandı. Diyet uzmanı Seçil Kenar, light ürünlerin tüketiminde ve çeşidinde yaşanan artışı "tehlikeli" buluyor. Diyetisyen Kenar, zayıflamak ya da kilosunu korumak isteyen bireylerin piyasadaki light ürünlerin çok düşük kalorili veya kalorisiz olduğunu sanmasından dolayı, günlük tüketilen light ürün miktarında ve çeşidinde büyük bir artış gözlemlediklerini belirtti. Bu artışın aynı zamanda günlük alınan kalori miktarının da artmasına neden olduğunu ifade eden Kenar, "Az yağlı-diyet-light diye piyasaya sunulan ürünlerin normal ürünlerle arasında ciddi farklar bulunmuyor. Yani bu ürünler referans ürüne göre çok az veya kalorisiz değildir." dedi. Tüketicinin light ürün tüketimindeki yanlış bilgiye de değinen diyetisyen Kenar, "Tüketici 'bu diyet ürünü bunu daha çok yiyebilirim' derse light-diyet tüketerek toplamda daha fazla kalori almış olur. Örneğin light tatlılarda sükroz molekülü yerine yapay tatlandırıcılar kullanıldığında çok fazla kalori değerleri oluşur. Fakat kişiler şeker içermiyor diye bu besinleri daha fazla tüketebiliyorlar." diye konuştu.
Kilo vermek isterken yapılan hatalardan birinin de özel hastalıkları bulunan kişiler için üretilen gıdaların bilinçsizce tüketilmesi olduğunu belirten Dyt. Kenar, "Diyette yapılan en büyük hatalardan biri sağlıklı bireylerin, özel hastalıklarda tüketilmek için üretilen ürünleri bilinçsizce ve sıkça tüketmeleridir. Daha az kalori alayım, zayıflayayım veya kilomu koruyayım derken bu gıdalar ile tüketici daha fazla kilo bile alabilmektedir." dedi. Burada önemli olanın yeterli ve dengeli bir beslenme alışkanlığını hayat tarzı haline getirmek olduğunu belirten diyet uzmanı Kenar, "Unutmamak gerekir ki asla bir besin gıda teknolojisinin müdahalesiyle sihirli bir hale getirilemez." diye konuştu. Kenar, etiket kontrolünün devletin denetiminde olması gerektiğine dikkat çekiyor.
Kaynak : Zaman
Soğuğa karşı cildinizi koruyun
Cildimiz, yaşamımız boyunca değiştirme olanağı olmayan tek giysimizdir. Sağlığımız, ruhsal durumumuz ve ona davranış şeklimizi yansıtan bir vitrindir.
Görünümü yaşımızı değerlendirmede temel bir göstergedir. Kimi insanın kırk yaşındayken yüzü kırışıklık içinde, lekeli ve mattır; kimi altmış yaşındaki insanın yüzü ise hala gergin ve pırıl pırıldır. Sağlıklı ve genç bir cilt satın alınamaz, ancak cildimiz dışarıdan yaptığımız bakımı ve gösterdiğiniz özeni takdir eder. Düzensiz beslenme, aşırı diyetler, stres, alkol veya sigara kullanımı, antioksidan ve vitaminlerin yeterince kullanılmaması gibi içten verdiğiniz zararların bedelini de öder. Sağlıklı yaşam biçimi, kozmetik ürünler ve uygulamalar ile insanın yaşını anlamak mümkün olmayabilir.
İçinde bulunduğumuz kış aylarının soğuk, kirli, isli, kuru, rüzgarlı havası da cildimizin karşı koyması gereken "sabotaj faktörleri" dir. Bütün bu olumsuz iklim koşullarının etkisi ile cildimiz nemini kaybeder, kurur, hassaslaşır, kahverengi lekeler oluşur, ışıltısını kaybeder, ileri dönemde kırışır, yaşlanır.
Yaşamda asıl olan "onarmak değil, yıpratmamaktır". Her ne kadar cildin yaşlanmasına uygun birçok tedavi modeli varsa da bu gün için en etkili yaklaşım, koruyucu tedavidir.
Kış mevsiminde cildinizi sabotaj faktörlerinden koruyun….
" Cilt tipinizi tanıyın, onun istek ve ihtiyaçlarına göre doğru bakımı uygulayın. Soğuk kış aylarında, düşük nem oranına bağlı olarak cildimiz kurur, pırıltısını kaybeder, matlaşır, hassaslaşır. Ciltte nem oranı ve yağ salgılanması normalin altına düşer; kepeklenme, pullanma, hassasiyet, kızarıklık ve kaşıntı olabilir. Bu nedenle bol su içilmeli, sert temizleyicilerden kaçınılmalı, uygun yağ ve su içeren yoğun nemlendiriciler kullanılmalıdır. Soğuk, kuru ve rüzgarlı havalarda nemlendiricileri dışarı çıkmadan 20-30 dakika önce uygulayın, yağlı kremleri tercih edin. Soğuk havalarda su içeriği fazla olan ürünler sürüp, hemen soğuk havaya çıkarsanız ıslak deride kuruma artacaktır. Gündüz kullandığınız nemlendiriciler cildinizde ince bir film tabakası oluşturarak yapay bir manto görevi üstlenirler.
Cildinizin koruyucu/bariyer fonksiyonlarını düzenlerler. Çevresel etkenlere karşı koruyucudurlar. Havadaki kir, toz ve diğer küçük partiküllere karşı cildinizi korurlar. Gündüz kremlerinin ultraviyole ışınlarına karşı koruyucu maddeler içermesine dikkat edin…Gün boyunca birikmiş toksik maddelerin yok edilmesi ve yeni sağlıklı cilt hücreleri oluşabilmesi için en uygun zaman, gecedir. Gece kremleri, ciltte gece boyunca kalır. Vücut dinlenirken, kremlerde ciltteki kuruluk ve bozukluğu, çevresel etkenlerin neden olduğu hasarı onarır.
" Çevresel etkenlerin neden olduğu erken yaşlanma belirtilerinden korumak için… yaşam için gerekli…olmazsa olmaz… gençlik iksiri… "antioksidanlar" ürünler kullanın. Günümüzde deri yaşlanmasının en önemli nedeni hatta ta kendisi, serbest radikallerin yol açtığı harabiyettir. Yani, serbest radikaller, yaşlanma sürecinin kilit oyuncularıdır. Soğuk, rüzgar, yağış ve kirli hava gibi dışsal faktörler serbest radikaller (oksidasyon) üreterek cildin koruyucu özelliğinde değişiklik oluştururlar. Serbest radikaller, cildin en önemli destek proteini, çimentosu olan, kolajene zarar verir. Antioksidanlar ise onları zararsız hale getirirler. En önemli antioksidanlar, genel olarak A, C ve E vitaminleri, DMAE, alfa-lipoik asit, CM-glukan, selenyum gibi mineraller vb. ile bitkisel antioksidan (likopen, soya izoflavonları, yeşil çay, üzüm çekirdeği)' lardır. Özelikle kış mevsiminde, kapalı mekanlarda yaşam ve hava kirliliğinin cilt üzerindeki zararlı etkilerinden korunmak ve erken yaşlanma belirtilerini önlemek için antioksidan ürünler kullanarak cildi dışarıdan (kremler, mezolifting vb.) desteklemeli, içeriden (beslenme destek ürünleri, fitoterapötikler ile) beslemelisiniz.
" Günde en az 2 litre sıvı tüketin…
" Bol meyve ve sebze tüketin. A, C, E vitaminlerinden zengin olan kırmızı ve yeşil sebzeleri, E vitamininden zengin olan zeytinyağıyla birlikte tüketmek vücudun hava kirliliğinin oluşturduğu tahribatı kolay onarmasını sağlar.
" Sigara ve alkol kullanmayın. Son 20 yıllık çalışmalar sigara içenlerin, içmeyenlere oranla yüzlerinde daha fazla yaşlılık belirtileri ve ciltlerinde daha fazla kırışıklık olduğunu göstermektedir.
" Yaşam tarzınıza (düzenli fiziksel aktivite, stresten uzaklaşmak vb) ve uykunuza özen gösterin. Doğada, bol oksijenli alanlarda yaşayın.
" Mimik kaslarınızı aşırı kullanmayın. Onları dinlendirin. Medikal kozmetik denilen ameliyatsız estetik (örneğin botox ve dolgu enjeksiyonları) yöntemlerinden yararlanın… Mimik hareketlerine, kasların hareketine bağlı, oluşan kırışıklıklar kremler ile düzelmez….
" Kozmetik ürünlerden ve uygulamalardan yararlanın!. Uygun kozmetik ürün seçimi ve ayrıntı için dermatologunuzdan yardım alın!. Ayda bir profesyonel cilt bakımı ve temizliği yaptırın. Peeling cilt üzerindeki çevresel kirlilikleri temizler; ölü hücrelerin atılmasını ve yeni sağlıklı genç hücrelerin oluşumunu sağlar; dolaşımı hızlandırır. Yoğun nem maskeleri ile derin dokular neme doyar, cildiniz sağlığına kavuşur...
Kaynak : Hürriyet
Ayak sorunlarının kaynağı topuklular
Kadınların çok sevdiği şık ayakkabılar ayak rahatsızlıklarını tetikliyor. Doruk Özel Bursa Hastanesi Ortopedi Uzmanı Doktor Erdeniz Duygulu, bayanlarda görülen birçok ayak rahatsızlığının temel kaynağının topuklu ayakkabılar olduğunu vurguladı.
Duygulu yaptığı açıklamada, topuklu ayakkabı tutkusunun kadınların sağlığını hiç düşünmeden tehlikeye atmasına sebep olduğunu belirterek, “Spor ayakkabılar da ayakları deforme edebiliyor. Bu noktada doğru ayakkabı seçimi kadar ömür boyu sizi taşıyan ayaklarınızın bakımına ve konforuna da önem vermek gerekiyor” dedi.
Ayak rahatsızlıklarının başlıca sebebi olarak ayağa uyumu düşünülmeden yalnızca estetik kaygılarla satın alınan ayakkabıları gösteren Duygulu, “Öncelikli olarak ayağınızın şeklini alan ve hafif ayakkabılar tercih edilmeli. Modanın takipçisi olmak adına şıklığı kriter almak ve bütün bir günü topuklu ya da ayağınızı sıkan ayakkabılarla geçirmek ileri zamanlarda çok ciddi hastalıklara davetiye çıkarabilir.” diye konuştu.
AYAK BAŞPARMAĞINDAKİ KEMİK ÇIKINTISI
Topuklu ayakkabılarda ilk göze çarpan sorunun ayak baş parmağının diğer parmaklara yanaşmak üzere dışarıya doğru bükülmesi olduğunu kaydeden Duygulu, özellikle hanımlarda çok sık görülen bu rahatsızlığın nedeninin, genellikle dar ve yüksek topuklu ayakkabılardan kaynaklandığını ifade etti. Duygulu, çukur taban ve düz taban gibi diğer ciddi ayak problemlerinde, sıkı bantlı ayakkabı kullananlarda bu rahatsızlığa sıkça rastlandığını dile getirdi.
Duygulu, öncelikle daha çok orta yaşı geçmiş bayanlarda görülen bu sorunda, en erken hissedilen belirtinin, tabanda baş parmağın altına gelen bölgede (metatars) hissedilen ağrı olduğunu anlattı. Zamanla ağrının arttığını ve bölgede kızarıklık başladığını vurgulayan Duygulu, baş parmak ekleminde zamanla yuvarlak bir çıkıntı oluştuğunu ve buna da halk arasında “kemik çıkması” olarak adlandırıldığını söyledi.
Duygulu, “Böyle bir rahatsızlık durumunda, hafif vakalarda sivri uçlu ve dar ayakkabılar mümkün olduğunca tercih edilmemeli. Önü küt ayakkabıların içine ya da terlikle baş parmak ile ikinci parmak arasına yerleştirilen makaraların kullanılması da rahatsızlığın ortaya çıkmaması için kısa süreli bir çözüm olabilir. Ağrı hissedilen parmaklara egzersiz uygulamak da yarar sağlayabilir” dedi.
Mantar ve diğer bakterilerden korunmak içinse tüm gün kapalı kalan ayakların havalandırılması gerektiğini belirten Duygulu, özellikle kış aylarında yağmur, kar gibi etkenlerle nem oluştuğundan ayakların hava almasının sağlık ve temizlik açısından büyük önem taşıdığını söyledi.
AYAKKABI ALIRKEN NELERE DİKKAT ETMELİ?
Duygulu, giyilecek ayakkabının malzemesi ve kalitesinin de önemli bir ayrıntı olduğunu belirterek, ayakta önemli taşıyıcı noktaları desteklediği için yürüyüşü rahatlan ve vücudun daha rahat taşınmasını sağlayan ortopedik ayakkabılar tercih edilmesi gerektiğini vurguladı. Duygulu ayakkabı seçerken dikkat edilmesi gereken unsurları şöyle sıraladı:
”-Satın aldığınız ayakkabının sağ ve sol olarak, ikisini de deneyin. Bir çift arasında herhangi bir görünüm, şekil, renk ya da boyut farkının bulunmamasına dikkat edin.
-Ayağınıza tam uyum gösteren numarayı alın. Ayağınızın anatomik yapısına uymayan fazla büyük ya da sıkan ayakkabıyı giymek sakıncalı olabilir. En uzun parmağınız ile ayakkabının ucu arasında yarım santim boşluk olmasına dikkat edin.
-Ayakkabıların ayakla temas eden kısımlarında sentetik malzeme kullanıp kullanılmadığını kontrol edin. Sentetik malzemeler hava geçirmeyen özelliğe sahip olduklarından ayak sağlığı için zararlıdır. (mantar vs.)
-İnsan ayağının hacmi gün boyunca genişler, bu nedenle ayakkabılarınızı öğleden sonra satın almaya dikkat edin.
-Üzerinde su geçirmez (waterproof) ibaresi bulunmayan her türlü deri ayakkabının yağmurda su geçirebileceğini dikkate alın.
-Aldığınız ayakkabının üzerinde ne tür deriden üretildiğini anlatan kullanma talimatı olup olmadığına bakın, eğer yoksa bir yetkiliden mutlaka öğrenin ve gerekli bakım malzemelerini bulundurun. Özellikle ayakkabıların saya denilen üst bölümü doğal deriden imal edilmiş olmalı.”
Kaynak : Hürriyet
Ekmek zayıflatacak
EGE Üniversitesi Gıda Mühendisliği Öğretim üyesi Prof.Dr. Sezgin Ünal, ekmeğin şişmanlığı tetikleyen bir yiyecek olmadığının artık kabul edildiğini ve diyetisyenlerin diyetlerde üç öğün ekmeğe yer vermeye başladığını söyledi.
Prof.Dr. ünal, “Ekmek sebzeyle, yoğurtla, et ürünleriyle yenirse şişmanlatmaz. Ama ekmeği makarnayla, pilavla, börekle yerseniz beslenmeyi tetikler. Artık memnuniyetle görüyoruz ki, diyetisyenlerin diyet programlarında ekmek var. Ekmek şişmanlama için potansiyel bir risk değil” dedi.
Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bilim Dalı, Ege Obez Hasta Derneği, Ege Diyabetle Yaşamı Kolaylaştırma Derneği, Ege Osteoporozlu Hasta Derneği'nce ortaklaşa düzenlenen 6'ncı Halk Sağlığı Kongresi'nde ‘Beslenme ve Sağlık’ konulu panelde, Ege Üniversitesi Gıda Mühendisliği Öğretim üyesi Prof. Dr. Sezgin Ünal'ın ‘Sağlıklı beslenme ve ekmek’ konulu sunumu, ekmek hakkındaki yanlış kanıyı değiştirdi.
Prof.Dr. Ünal, yaptıkları bir araştırmayla her çeşit ekmeği gramajı, su, kül ve tuz miktarları açısından incelediklerini, hiçbirinde standarta rastlanmadığını söyledi. İzmir'de günde 25-30 bin fazla ekmek üretilerek ciddi bir israf yaşandığını, Türkiye genelinde düşünüldüğünde bu israfın boyutunun çok büyük olduğunu belirten Prof.Dr. Ünal, ekmeğin satış ortamlarına da dikkat çekti. İzmir gibi Nisan- Ekim ayları arası sıcak geçen yerlerde ekmeğin camekana koyulup satılmasının sağlıksız olduğunu kaydetti. Ekmeğin yüzde 35-40 nem içerdiğini belirten Prof.Dr. Ünal, “Ekmek camekanlar içine konularak satılıyor. Hem havanın sıcaklığı, hem güneşe maruz kalıp daha da ısınan camekan içindeki ortam, küflerin, bakterilerin gelişmesi için ideal. Bu tür risklere karşı ekmek, satış ortamında hava alacak şekilde muhafaza edilmeli” diye konuştu.
Prof.Dr. Ünal, beyaz ekmekten kaçınılıp, kepekli, çavdarlı ekmek tüketimine yönlendirmenin nedenlerine de değinirken şunları söyledi:
“Çavdarlı, kepekli unla yapılan ekmekleri biz genellikle 40 yaş üstündekiler için tavsiye ediyoruz. Çünkü karbonhidrat, protein, amino asit, vitamin, mineral ve lifli maddeler buğday tanesinin tamamında mevcut. Beyaz ekmeğin yapıldığı 60-70-80 randımanlı unlarda öğütme sırasında bunların önemli bir kısmı kayboluyor. Yaşlılarda beslenme toplam kaloriden çok bağırsak fonksiyonları, mide fonksiyonları bakımından önem kazanıyor. Bu nedenle lifli gıdalar öneriyoruz. Mesela havuç bitkisel lif kaynağı olarak en iyisi, hububat açısından da yulaf kepeği ve yulaf birçok başka gıdaya lif kaynağı olarak da kullanılıyor. Biz ekmeği dolgu maddesi, doymak için kullanıyoruz. Yine normal unlarda da buğdayda bulunan besin hammaddelerinin önemli bir kısmı var. Ama özellikle 40 yaştan sonra insanların beslenmesine çok daha fazla dikkat etmesi gerekiyor. Örneğin lifli yemekler yediğimiz zaman ve bu şekilde tam tane unu kepekli, çavdarlı ekmekler tükettiğimiz zaman barsak fonksiyonları daha iyi oluyor, kabızlık önleniyor. Bu bakımlardan tavsiye ediyoruz.”
Ekmeğin şişmanlattığı tezlerinin de artık geçerliliğini yitirdiğini belirten Prof.Dr. Ünal, “Ekmek şişmanlatmaz. Günlük harcayacağı kaloriden daha fazla kalori alırsanız, bunu nereden alırsanız alın kilo alırsınız. Ekmek bileşiminde yağ olmadığı için beslenme açısından şişmanlatmayı en az tetikleyen bir madde. Ekmekte protein ve karbonhidrat var, bunların bir gramı 4 kalori veriyor. Yağ ise bunların iki misli, 9 kalori veriyor. Dolayısıyla ekmek yerken biz börek, makarna, pirinç, patates gibi karbonhidrat oranı yüksek gıdalarla birlikte alıyorsak doğal olarak beslenmemizi tetikliyor. Ama ekmek sebzeyle, yoğurtla, et ürünleriyle yendiği zaman kesinlikle şişmanlatmaz. Kalori oranlarına baktığımız zaman ekmek, aldığımız günlük kalorinin yüzde 20-30'unu bile tutmuyor. Maalesef ekmeği günah keçisi yaptılar. Diyette ekmek mutlaka bulunmalı. Son 5 yıla kadar diyetisyenler hep ekmek miktarını kısarken şimdi artık sabah, öğle, akşam bir-iki dilim ekmek öneriyorlar. Genetik, hormonal sorunlar dışında obezitenin nedeninin yanlış beslenme olduğu ortaya çıktı. Bu konuda bilinç yeni yeni yerleşiyor. Biz 50-60 yaşımıza kadar canımızın istediği gibi yaşıyoruz, sigara da içiyoruz, kilomuza da bakmıyoruz. Hastalıklar başlayınca nasıl kilo vereyim, bunu nasıl bırakayım, ne yapayım telaşına düşüyoruz. Ama önemli olan dengeli ve yeterli beslenmek, fazla enerji alsak bile bunu sporla harcamak” diye konuştu.
Kaynak : Hürriyet
Stres, hastalığa davetiye çıkarıyor
Davranış Bilimleri Uzmanı Kunter Kurt, stresin etkisini bir yıkım şeklinde gösterdiğine dikkat çekerek, stres fırtınasına önlem alınmadığı takdirde insanlarda kalıcı ruhsal veya fiziksel hastalıklara neden olabileceğini söyledi. Kurt, stresten arındırılmış bir yaşamın söz konusu olamayacağını bildirdi. Stresin belli bir ölçüde "yaşamın zorlayıcısı" olarak gerekli olduğuna işaret eden Kurt, "Ancak duygusal ve fiziksel dünyamızın zaman zaman karşılaştığı zor durumun kalıcı olmaya başlaması halinde ciddi bir yıkım sürecine girilebilir" dedi. Stresin, organizmanın tehlike içinde olduğu şartlar ve etkinlikler karşısında dengenin bozulduğunu ifade eden Kurt, "Stres, organizma üzerinde fizyolojik, biyokimyasal ve psikolojik tepkilere neden olmaktadır” diye konuştu.
Kaynak : Yeni Şafak
Eklem ağrılarından kurtulabilirsiniz
Uykunuzu alın: Her gün en az 8 saat uyumayı alışkanlık haline getirin. Uykusuzluk vücut direncinin zayıflamasına, dolayısıyla eklem ağrılarının daha da şiddetlenmesine neden olur.
İdeal kilonuza kavuşun: Fazla kiloluysanız, uzman eşliğinde ideal kilonuza ulaşın. Aşırı kilolu olmak, eklemlere binen yükü artırır ve diz kireçlenmelerine yol açar.
Düzenli egzersiz yapın: Haftanın en az 3 günü, 30'ar dakika düzenli egzersiz yapın.
Kontrolden geçin: Spora başlayacaksanız hiçbir yakınmanız olmasa bile, eklem ve dizleriniz konusunda uzman bir hekime muayene ettirin.
Doktora başvurun: Eklem hareketlerinde kısıtlanma, ağrı veya şişlik gibi sorunlarınız varsa veya diz bölgenizde deformiteler oluşmuşsa, hemen bir doktora başvurun.
Şekerleme, kalbe iyi geliyor
Gün içinde kısa bir uyku çekmek hem stresi azaltıyor, hem de kalbinize çok iyi geliyor. İdeal olanı; haftada 3 kez 30'ar dakikalık şekerlemeler yapmaktır. Çalışan orta yaşlı erkekler, gün içerisinde şekerleme yaparak kalp krizine yakalanma riskini yüzde 37 oranında azaltabilir. Araştırmacılar, stres hormonlarının organları, vücuttaki bezeleri ve kan damarlarını hasara uğratabileceğini düşünüyor. Stres, kötü alışkanlıkları kolayca uygulamanıza da neden oluyor. Sigara içmek, aşırı yemek yemek ve egzersizleri kesip, tembellik yapmak bu kötü alışkanlıkların başında geliyor. Ufak uyku molalarıyla daha sakin ve mutlu bir gün geçirebilirsiniz. Hafta içi yapamadığınız şekerlemeyi hafta sonu yapın. Kendiliğinizden uyanamıyorsanız, saati kurmayı unutmayın. Gün içinde çok uyumanın, uyku düzeninizi bozabileceğini unutmayın.
Kaynak : Hürriyet
Soğuk havalarda yağlı krem kullanın
Dermotoloji uzmanı Dr. Faruk Yener Ebegil, soğuk havalarda vücudun yağlı kremlerle korunmasını tavsiye etti. El ve ayaklara bol yağlı krem sürülmesini, su veya yağ bazlı losyonlar kullanarak cildin yumuşak tutulmasını öneren Dr. Ebegil, kış aylarında soğuk ve kirli havanın vücudun her hücresini etkileyip zarar verdiğini anlattı. Eksi 33 derecede oynanan Sivasspor-Trabzonspor maçında futbolcuların kulaklarında doku yıkımları oluşmasını örnek veren Ebegil, küçük tedbirlerle cildin soğuktan zarar görmesinin engellenebileceğini vurguladı.
Rüzgarlı ve soğuk havada deride aşırı miktarda nem kaybı, deri damarlarında daralma ve sathi kan dolaşımında yavaşlama olduğunu hatırlatan Uz. Dr. Ebegil, bu sebeple deriye daha az besin ve oksijen gittiğini anlattı. Ebegil, "Bundan dolayı cildimiz soluk ve mor görünebilir. Eğer sıcaklık eksi 10 derecenin altına düşer ve uzun süre soğukta kalınırsa kulak, burun ve parmakların uç kısımlarında, hücre içi ve hücre dışı gelişen buz kristallerinin etkisiyle büllü donuk dediğimiz doku yıkımları oluşabilir." şeklinde konuştu. Ayrıca kışın güneş ışığının azalmasının deride incelmeye, havadaki zehirli maddelerin temasının ciltte kırışıklıklara yol açabileceğine işaret eden Faruk Yener Ebegil, kışın giyilen elbiselerin deriye sürtmesi sonucunda da kepeklenmeler ve sertleşmeler olabileceğini kaydetti. Dr. Ebegil, "Ciltteki bu değişiklikler deride küçük çatlama ve yırtıklara, dolayısıyla dışarıdan gelebilecek enfeksiyonlara karşı açık hale gelmesine yol açar. Ayrıca saçlarda da matlaşma, kuruma ve kırılmalar olabilir." dedi.
Uz. Dr. Faruk Yener Ebegil'e göre kış aylarında cildi korumak için şu hususlara dikkat etmekte yarar var: El ve ayaklara bol yağlı krem, vücuda su ve yağ bazlı losyonlar sürerek derimizi yumuşak tutmak. Yüzümüzde alkol içeren bakım ürünleri kullanmamak. Duş ve banyo süresini kısa tutmak, ılık suyla yıkanmak, banyo yağları kullanmak. Karlı ve güneşli havalarda en az 30 koruma faktörlü güneş kremleri kullanmak. Havanın kirli olduğu dönemlerde mümkün olduğunca dışarıya çıkmamak.
Ev ve işyerlerinin sıcaklığını ortalama değerlerde tutmak. Soba üstüne su kabı, radyatörlerin üstüne ıslak bez koyarak nem dengesini sağlamak. Dışarıya çıkarken rüzgar geçirmeyen uygun elbiseler giymek. El, ayak, baş ve kulakları korumak. Bol su içmek, sebze ve meyve yemek. Stres, alkol ve sigaradan uzak durmak. Uykuya dikkat etmek. Temiz havada ve düzenli spor yapmak.
Kaynak : Yeni Şafak
Kanser en çok neyi sever?
Her doktor öğrenciliği sırasında Otto Warburg'un buluşunu öğrenir. 1930'lu yıllarda Warburg kanserin en temel biyokimyasal sebebini, yani sağlıklı bir hücreyi kanser hücresinden ayıran şeyin ne olduğunu bulmuştur. Bu, o kadar önemli bir buluştur ki, Otto Warburg'a Nobel ödülü kazandırmıştır. Otto Warburg'a göre kanserin bir temel sebebi vardır. Bu da, vücudun normal hücrelerinin oksijenli solunumunun, oksijensiz - anaerobik-hücre solunumuyla yer değiştirmesidir. Buluş bize başka neleri anlatmaktadır? Birincisi, kanser, normal hücrelerden çok farklı bir biçimde metabolize olmaktadır. Normal hücreler oksijene ihtiyaç duyar; Kanser hücreleri oksijenden kaçınır. Oksijen terapisi alternatif kanser tedavisi uygulayan kliniklerde kullanılan bir yöntemdir.
Hasta hücreler aç kalsın
Vücut, kanseri beslemeye çalışırken mütemadiyen kapasitesinin üstünde çalışır. Kanser devamlı açlıktan ölmenin eşiğindedir ve vücuttan kendisini beslemesini talep etmektedir. Besin alımı kesilirse kanser açlıktan ölmeye başlar. Tabii kendisini beslemek için vücudun şeker üretmesini sağlayamazsa... Bu ziyan sendromuna kaşeksi denir. Kaşeksi, 'vücudun proteinlerden yeniden glükoz yapımı' işlemiyle, şeker elde etmesidir. Bu şeker kanseri besler. Vücut sonunda, kanser hücresini beslemeye çalışırken kendisi açlık çeker. Terapilerin hiçbirinde şekere de izin verilmez çünkü şeker kanseri beslemektedir.
TATLANDIRICI ÇÖZÜM MÜ
Kanser hücresini aç bırakmaya çalışan besin terapileri de vardır. Kanserin ne sevdiğini bilen hasta, bunları yemekten kaçınır. Kanser, çiğ yiyeceklerdense pişmiş yiyecekleri sever. Pişirme işlemi, besinlerdeki enzimleri ve vitaminleri yok etmektedir. Bir de, kanserin şeker sevdiğini aklınızdan çıkarmayın. Şeker yerine tatlandırıcı kullanmak çözüm değil. Tatlandırıcıların da vücuda ciddi zararları olduğu, yapılan araştırmalarla kanıtlandı. Örneğin, Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA), sakarin içeren her türlü gıda maddesinin üzerine Sağlığa zararlıdır. Hayvanlar üzerinde yapılan testlerde kansere yol açmıştır' ibaresinin konmasını şart koştu. Aslında Nobel Tıp Odülünü alan Alman Otto Warburg yıllar önce (1931) kanser hücrelerinin sağlıklı hücrelerden farklı bir metabolizmasının olduğunu ve şekerin kanserli hücreleri beslediğini göstermiştir. Aşırı şekerli gıdalar yemek insülin direncine yani hiperinsülinizme yol açar. Hiperinsülinizm, insüline benzer büyüme faktörü bağlayıcı protein-1 ve -2 sentezini azaltarak serbest IGF-1 düzeyini artırır. Yani hücre üremesini kontrolsüz bir şekilde artırarak kansere neden olur.
Alüminyum kullanmayın
Aşağıdaki tedbirlerle kanserlerin en az üçte ikisi önlenebilir:
# İnsülin direncini yenin.
# Hiçbir şekilde tatlandırıcı ve tatlandırıcı içeren yiyecek ve içecek tüketmeyin.
# Katkı maddesi ilave edilmiş, paketlenmiş gıdaları yemeyin.
# Sebze ve meyve yiyin
# Yeterli omega-3 alın
# Kefir, yoğurt, turşu, sirke, nar ekşisi ve boza gibi probiyotiklerden zengin gıdalarla beslenin.
# Günde iki diş sarımsak tüketin.
# Günde 1-2 tatlı kaşığı zerdeçal tozu tüketin
# Yeşil ve siyah çay tüketin (şekersiz!)
# Streslerden uzak duru, iyi uyuyun
# Çevresel toksinlerden ve sigaradan uzak durum.
# D vitamini düzeylerinizi yükseltmek için dengeli bir şekilde güneşlenin
# Yeteri derecede egzersiz yapın
# Alkol kullanmayın
# İşlenmiş soya ürünü yemeyin.
# Yemekleri geleneksel yöntemler (buğulama, buharda pişirme) ile pişirin. Turbo fırınlar da kullanılabilir.
# Hızlı pişirme yöntemleri (mikrodalga gibi) besin kayıplarına yol açar; ayrıca kanserojen ihtiva eder.
# Toprak, cam ya da kalaylı bakır kapları tercih edin. Emaye ve çelik tencere sonraki tercihlerdir.
# Teflon ve alüminyumu ise kesinlikle kullanmayın.
Kaynak : Yeni Şafak
Cildinizi derinden nemlendirin
Su, cildimizin hayat ve sağlık kaynağı…. Su, her canlı için hayati öneme sahiptir; yaşam, sağlık ve güzellik kaynağıdır. Cildimizin esnekliği ve yumuşaklığının korunmasında anahtar rol oynar. Derinin normal görünümünü koruyabilmesi için su içeriğinin %10'un üzerinde olması gereklidir.
Deri, görünebilen en büyük organımızdır; su kaybı da dahil olmak üzere vücutta meydana gelen yaşlanma sürecini yansıtır. Vücuttaki bütün hücrelerin arasında bağlantı vardır. Bu nedenle deride su kaybı varsa, buradaki hücreler kaybettiği suyu başka yerlerden sağlayacaktır. Hücreler arası dolaşan sıvıdan, komşu hücrelerden, altta bulunan deri altı dokusundan ve nihayet diğer organlara ait hücrelerden elde etmeye çalışacaktır. Deride su içeriğinin azalmasına bağlı incelme, kırışıklıklar, pullanma, çatlaklar, kızarıklık, kaşıntı, iltihaplanma ve ekzema gelişir.
Cildin nemlendirilmesi için iki yol vardır. Birincisi, derin dokuları suya doyurmaktır (bol su tüketerek, enjeksiyon yoluyla vb). İkincisi dıştan nemlendirici kremler kullanarak deriden suyun buharlaşmasını ve atmosfere su kaçışını önlemektir. Cildimiz yağ ve su dengesini korumak için sürekli çaba gösterir. Cildimizin üzerini kaplayan incecik doğal lipit tabakası ve doğal nemlendirici faktör suyun buharlaşmasını engeller, suyun deride tutulmasını sağlar. Çevresel değişiklikler (rüzgar, güneş, aşırı sıcak ve kuru hava, ısıtıcılar, klimalar), beslenme, hormonal dengesizlikler cildimizin yağ ve su dengesini etkiler.
Nemlendiriciler, derinin doğal nemlendirici yapısını destekleyen kompleks bileşiklerdir. Cilde nem sağlamanın yanında pek çok fayda sağlarlar. Dıştan uyguladığınız nemlendiriciler, daha çok cildinizin üst tabakasına etkilidir. Ancak, unutmayınız ki cildinizin asıl canlılığını ve destek görevini sağlayan, kozmetik görünüm açısından kilit görevi gören, altderidir. Bu temel tabakanın kalınlığı ve nemi (su içeriği), yaşla birlikte azalır. Dışarıdan uyguladığınız kremlerin derinin gözeneklerinden geçerek bu tabakaya ulaşması, anahtar deliğinden bir topu geçirmek kadar olanaksızdır. Bu yüzden asıl etkinin hedeflenen tabakada görülmesi pek olası değildir. Enjeksiyon yoluyla derinin alt tabakasına ulaşarak deriyi canlandırmak gereklidir. Çok ince uçlu iğnelerle, 10 dakikalık bir işlemdir. Tüm yüz, boyun, dekolte ve eller gibi farklı bölgelere uygulanabilir. Özellikle güneşin zararlı etkilerinden korunmak ve erken yaşlanma belirtilerini önlemek için uygulanmalıdır.
Kaynak : Hürriyet
B12 eksikliğine dikkat
Beslenmedeki yetersizlikler sonucu ortaya çıkan B12 vitamini eksikliğinin, özellikle çocuklarda nörolojik bozukluklara neden olduğu bildirildi.
Uludağ Üniversitesi (UÜ) Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Hematoloji Bilim Dalında görevli uzman Dr. Birol Baytan, AA muhabirine yaptığı açıklamada, beyin gelişimi için son derece önemli olan B12 vitamininin vücutta üretilemediğini, bu nedenle mutlaka dışarıdan, özellikle hayvansal gıdalarla alınması gerektiğini söyledi.
B12 vitamininin yoğun şekilde kırmızı et ve yumurtada bulunduğunu anlatan Dr. Baytan, çocukluk çağında bu vitamin türünün eksikliğinin sonuçlarını belirlemek için UÜ Çocuk Polikliniğine başvuran, klinik ve laboratuvar bulgularında B12 eksikliği tanısı konan 15 çocuk üzerinde araştırma yaptığını belirtti.
“GERİ DÖNÜŞSÜZ HASARLARA NEDEN OLABİLİYOR”
Dr. Baytan, beslenme bozukluklarının B12 vitamini eksikliğine neden olduğunu dile getirerek, şunları söyledi:
“Araştırmada, B12 eksikliği olduğu belirlenen çocuklar ve özellikle 1.5 yaşın altındaki bebeklerin ailelerinde de bu vitaminin eksikliğini ortaya koydu. B12 eksikliği, özellikle 1 yaşın altındaki çocuklarda nörolojik bozulmalara neden oluyor. Normalde bebekler 3 aylıktan itibaren başını tutmaya, 7-8 aylıkken desteksiz oturmaya başlar. B12 eksikliği olan çocuklarda baş tutma, oturma, yürüme, konuşma gibi tüm fonksiyonlar gecikiyor. Hatta uzun süre B12 eksikliğine maruz kalınması geri dönüşsüz hasarlara neden olabiliyor.”
Bebeklerin beslenmesinde ilk 6 ay anne sütünün çok önemli olduğuna işaret eden Dr. Baytan, B12 vitamininin bebeğe anne sütüyle geçtiğini, annelerin yetersiz beslenmesinin doğal olarak bebeklerde de bu vimatin türünün eksilmesine neden olduğunu vurguladı.
Dr. Baytan, Avrupa'daki çocuklarda B12 eksikliğinin en büyük nedeninin annelerin genellikle vejeteryan olmasından kaynaklandığına dikkati çekerek, şöyle konuştu:
“Ama Türkiye'de ekonomik sıkıntıdan dolayı et yiyemedikleri için annelerde eksik olan bu vitamin, bebeklerde de tabii ki eksik oluyor. Bizim araştırmamızdaki hastaların büyük çoğunluğu çok çocuklu ve sosyo-ekonomik düzeyleri düşük ailelerin çocuklarıydı. Et yeme sıklıkları ayda bir, B12 vitamin seviyeleri çok düşüktü. B12 vücutta sentez edilmiyor. Hayvansal gıdalarla dışarıdan alınması gerekiyor. Özellikle kırmızı et ve sarısıyla birlikte tüketilen yumurtada yoğun olarak bulunuyor. Bu nedenle bu gıdalara beslenmede yer verilmesi gerekiyor.”
“İLAÇLAR TEK BAŞINA YETERLİ DEĞİL”
B12 eksikliği tespit edilen hastaların beslenme şekillerini düzenlemeye çalıştıklarını dile getiren Dr. Baytan, şunları kaydetti:
“Ailelerin çocuklarına haftada en az 3 gün kırmızı et yedirmeleri gerekiyor. Diyetteki düzenlemenin yanı sıra mutlaka ilaç tedavisi de veriyoruz. Ama ilaçlar tek başına yeterli değil. Sadece çocuğun beslenmesini değil, annelerin beslenmelerini de düzenlememiz gerekiyor. B12 vitamini yerine konduğu zaman çocuklar normale dönüyor. Ama eğer bu durum geç fark edilir ve tedavi edilmezse, B12 eksikliği çocuklarda kalıcı nörolojik bozukluklara, zeka seviyesinde düşüklüğe, bazı hareket bozukluklarına neden olabiliyor. Büyüme ve gelişmelerinde, motor fonksiyon dediğimiz yürüme, konuşma, oturma gibi fonksiyonlarda gecikmelere neden oluyor. 1 yaşında yapacağı bir şeyi 2-2.5 yaşında yapabiliyor.”
Baytan, B12 eksikliğinin yetişkinlerde de sinir sistemini etkileyerek hareketlerde bozukluk ile unutkanlık ve kansızlığa neden olduğunu sözlerine ekledi.
Kaynak : Hürriyet
Hareketli yaşam genç bırakıyor
İngiltere’de yapılan bir araştırmayla fiziksel aktivitenin, kişilerin genç kalmasında etkili olduğu belirlenerek fiziksel olarak daha aktif olanların ikiz kardeşlerine göre daha genç kaldığı saptandı.
Araştırmacılar ayrıca, hareketsiz yaşamın, yaşlılığa bağlı hastalık ve erken ölüm riskini artırdığının ortaya konduğunu belirterek, düzenli egzersiz ile, yüksek tansiyon, kalp ve damar hastalıkları, kanser, obezite ve osteoporoz gibi pek çok hastalığın da önlenebileceğini belirtti. Archieves of Internal Medicine’nın Ocak sayısında yer verilen, 2 bin 400 ikiz kardeşin katıldığı çalışmada katılımcılara yaptıkları egzersiz düzeyi, sigara kullanımı, ve sosyo ekonomik durumlarıyla ilgili sorular yöneltildi. Sağlık durumları iyi olan katılımcıların DNA incelenmesi de yapıldı.
Araştırmada, lökosit kromozomlarının sonunda bulunan ve yaşlandıkça kısaldığı için kişinin biyolojik yaşının belirlenmesinde önemli bir gösterge olan telomer zinciri uzunluğu (LTL) ölçüldü. Telomer zinciri uzunluğuyla ilgili verilere, yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi, sigara, sosyo ekonomik durum ve işyerindeki fiziksel aktivite gibi faktörler de eklenince, sonuç olarak, hem erkeklerde hem de kadınlarda fiziksel aktivite düzeyi düşük kişilerin, diğer kişilere göre daha kısa LTL’ye sahip olduğu belirlendi.
HAREKETSİZ YAŞAM ERKEN ÖLÜM RİSKİNİ ARTTIRIYOR
Araştırmacılar, bu konuda daha önce yapılan çalışmalarda da, hareketsiz yaşamın yaşlılığa bağlı hastalık ve erken ölüm riskini artırdığının ortaya konduğunu belirterek düzenli egzersizle; yüksek tansiyon, kalp ve damar hastalıkları, kanser, obezite ve osteoporoz gibi pek çok hastalığın önlenebileceğini söylediler.
Yapılan çalışmada ayrıca en aktif katılımcıların haftada ortalama 199 dakika egzersiz yaptıkları, en hareketsiz katılımcıların ise haftada 16 dakika egzersiz yaptıkları, bunun yanı sıra LTL ile fiziksel aktivite arasındaki bağlantının, özellikle ikiz kardeşler için yapılan değerlendirmelerle daha da kuvvetlendiği belirtildi.
Kaynak : Hürriyet
Sağlıklı mutfak için 10 tüyo
TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezi Gıda Enstitüsü'nde görevli olan Dr. Esra Ağel, Sağlık Düşüncesi Dergisi'ndeki yazısında gıda zehirlenmesinin önüne geçmek için 10 önemli öneri verdi:
1- Pastörize süt alın
Daima işlenmemiş süt yerine pastörize edilmiş süt satın alın. Eğer seçme durumundaysanız, taze veya şok dondurma işlemine tabi tutularak dondurulmuş tavuğu seçin.
2- Etleri 70 derecede pişirin
Gıdaların bütün kısımlarının en az 70 derecede pişirilmesi gerektiği unutulmamalı. Donmuş sığır eti, balık ve tavuk eti pişirilmeden önce tamamen çözülmeli.
3- Soğumadan hemen yiyin
Güvenli tüketim için, pişmiş besinler ısılarını kaybetmeye başlamadan hemen yenmelidir.
4- Bebeğiniz için gıda saklamayın
Bebekler için, depo edilmemiş gıdaları tercih edin.
5- Pişirilmiş gıdaları bütünüyle tekrar ısıtın
Bir kez daha yeniden ısıtmak, gıdaların bütün kısımlarının en az 70 dereceye ulaşması anlamına gelmektedir.
6- Pişmiş ve pişmemiş etin temasını önleyin
Çiğ tavuk hazırlarken kullanılan bıçak ve kesme tahtası, yıkanmaksızın pişmiş tavuğun parçalanmasında kullanılmaz. Böyle yapmakla, mikrop üremesi ve pişirme öncesi mevcut olan hastalıklar için tüm potansiyel riskleri tekrardan oluşturabilir.
7- Eller tekrar tekrar yıkanmalı
Gıdaların hazırlanışı işlemine başlamadan önce ve her bir ara sonrasında, özellikle tuvalete girdiyseniz veya bebek bezi değiştirdiyseniz eller çok iyi şekilde yıkanmalıdır. Balık, tavuk veya et gibi çiğ gıdaların hazırlanmasından sonra, diğer gıdaların işlemine başlamadan önce de eller tekrar yıkanmalıdır.
8- Tüm mutfak yüzeylerini temiz tutmaya özen gösterin
Her bir gıda kırıntısı, kalıntısı veya noktasını mikropların potansiyel kaynağı olarak düşünün. Bulaşıklarla ve kap kacaklarla temas eden kıyafetler her gün değiştirilmeli ve tekrar kullanım öncesi kaynatılmalıdır.
9- Gıdaları böceklerden koruyun
Gıdaları, sıkıca kapatılmış kaplar içerisinde depolayarak saklamak, sizin için en iyi korumadır.
10- Buz yapmadan suyu kaynatın
Yemek yaparken içme suyu kullanılmalıdır. Buz yapmadan önce suları kaynatın. Özellikle bebek mamalarının hazırlanmasında kullanılan sular konusunda dikkatli olun.
Kaynak : Sabah
Muz her derde devaymış
Son derece besleyici bir meyve olan muz, birçok hastalığın tedavisinde faydalı oluyor. Özellikle ateş, sindirim bozuklukları, kas krampları ve kas gevşekliği gibi durumlarda tavsiye edilen muz, içerdiği potasyum sayesinde atıkların vücuttan dışarı atılmasını kolaylaştırıyor. Muz, kan basıncının düşürülmesini de sağlıyor. Kırmızı kan hücrelerinin oluşmasını destekliyor. Bunun yanında vücut sıvıları arasındaki kimyasal dengenin sürekliliğini sağlıyor. Enerji üretimine yardımcı oluyor. Muzun içerdiği B6 vitaminin eksikliğinde ise yorgunluk, şuur bulanıklığı, sinirlilik, uykusuzluk, kansızlık ve cilt dokusunun bozulması gibi durumlar oluşuyor.
Dişlerin bilinmeyen düşmanı: Asit
Taner Yücel, ağız ve diş sağlığını tehdit eden önemli hastalıkların başında gelen diş çürüklerinin, özellikle gelişmiş batı ülkelerinde alınan koruyucu sağlık tedbirleriyle ciddi oranda azaldığını, asit erozyonu vakalarının ise arttığını söyledi.
Asitli yiyecek ve içeceklerin yol açtığı ve diş sert dokularında görülen aşınmalar olarak tanımlanan asit erozyonunun, diş çürüğü ile beraber yüzyılın en önemli diş sağlığı sorunu olduğunu dile getiren Yücel, “Bunun yanı sıra mide rahatsızlıklarına bağlı olarak meydana gelen reflü sonucu veya efervesanlı ilaç ve vitaminlerin yoğun kullanılması veya ağızda emilerek kullanılan çeşitli pastiller sonucu ağız pH'sı düşerek, diş sert dokularında erozyon meydana gelebilir” dedi.
Yücel, her yaşta görülebilen asit erozyonunun, “asitli yiyecek ve içeceklerin dişle teması sonucu diş minesinin yüzeyinin geçici olarak yumuşaması ile ortaya çıktığını” dile getirerek, “Zamanla, bu asidik yumuşama, önemli bir aşınmaya ve dolayısıyla da diş minesinin kalınlığının azalmasına yol açabiliyor. Bu da sonuç olarak diş hassasiyetinin artmasına ve daha sonra da dişin dokusu, şekli ve görünümünde değişime neden oluyor” diye konuştu.
GÜNLÜK HIZLI YAŞAM TEMPOSUNUN ETKİSİ
Bu rahatsızlığın son yıllarda özellikle ön plana çıkmasının nedenini, en başta yemek yeme ve içme alışkanlıklarının değişmesine bağlayan Yücel, şunları kaydetti:
“Günlük hızlı yaşam temposu içerisinde ayak üstü yemeler, bu yiyecekleri yerken kullanılan içecekler, bu içeceklerin içeriklerinde bulunan asit ciddi sorunlar yaratmaya başladı. Birçok insan dişlerini sabah-akşam florürlü diş macunu ile fırçalayıp, bakteri plağı denilen oluşumu dişleri üzerinden uzaklaştırabilseler de günlük yaşantı içerisinde herhangi bir saat içinde aldıkları asitli yiyecek ve içecekler, bu sert dokularda aşınmalara yol açıyor. Asitli içeceklerin yemek öğünleri arasında tüketilmesi dişlerdeki erozyonu artırır.”
Prof. Dr. Yücel, ağız boşluğu içerisindeki pH'nın 7 (nötr) civarında olduğunu belirterek, asitli yiyecek ve içecekler tüketildiğinde ağız boşluğu pH'sının düştüğünü, bunun da dişlerdeki erozyonun en önemli etkeni olarak görüldüğünü kaydetti.
Yücel, “Asitli yiyecek ve içeceklerin yol açtığı asit erozyonu, diş çürüğü ile beraber yüzyılın en önemli diş sağlığı sorunu. Şekerli veya şekersiz tüm asitli içecekler, taze sıkılmış veya hazır meyve suları, bazı meyveler, gaz içeren içecekler ciddi bir şekilde dişlerde erozyona yol açıyor. İçeceklerin şekersiz veya light olması dişlerde meydana gelen erozyonu, sert doku kaybını önlemiyor. Çünkü o içeceğin içerdiği asit önemli” diye konuştu.
Taner Yücel, çay ve kahvenin erozyonda diğer içecekler kadar etkili olmadığını söyledi.
Kaynak : Hürriyet
35 yaş üzerinde bel fıtığına dikkat
Türk erkeklerinin yüzde 80’inde bel fıtığı, kadınların ise yüzde 70’inde boyun fıtığı olduğunu belirten Dr. Turgut Terzi “Erkeklerin uzun süreli ayakta kalmaları bel fıtığını tetikliyor. Kadınlarda ise ıslak saçla yatmaları boyun fıtığına neden oluyor” dedi.
35 yaşın üzerindekilerin kemik yapımında azalma olduğunu belirten Dr. Turgut Terzi, “Bu dönemde hormonal değişikliklerin de etkisiyle artan kilolar eklemlerde sık bel ve boyun ağrıları ile çekmelerine neden olur. Azalan kas gücünün de etkisiyle birlikte vücut şeklindeki değişiklikler, bu ağrıların zaman zaman hayatın geri kalan kısmını çekilmez hale getirir” diye konuştu.
FITIĞA YAKALANMAMAK İÇİN SPOR YAPIN
Boyun ve bel fıtığına yakalanmamak için kilo almamaya dikkat edilmesi gerektiğini belirten Dr.
Terzi şunları söyledi:
“35 yaş üzeri aşırı kilolu kişilerin düzenli olarak yürüyüş ve egzersiz yaparak bel kaslarını çalıştırması gerekir. Ani yükün altına girmemek gerekir. Kesinlikle 20 kiloluk bir çuval, bir araba lastiği veya bir tüp aniden kaldırılmasın. Ani yük kaldırmalar bel ve boyun fıtığına sebep olur. Yaşlılık, kemik erimesi, kadınların menopoz döneminde kemik erimesi fazla olduğu için bel ve boyun fıtıklarına sıkça rastlanmaktadır.”
Kaynak: Hürriyet
İdeal olan küçük başlı diş fırçası
Dişlerinizin çürümesini engellemek için onları temiz tutmalısınız. Küçük yaşlardan itibaren kazanılan diş fırçalama alışkanlığı, diş sağlığı için çok önemli. Ancak sadece diş fırçalamak yeterli değil. Asitli içeceklerden ve şekerlemelerden uzak durmak da diş sağlığınız üzerinde olumlu etki sağlar. İşte dişlerinizin çürümesini önleyebilecek bazı ipuçları: Sabah kahvaltıdan sonra ve akşam yatmadan önce dişlerinizi fırçalayın. Diş ipi kullanın. Küçük başlı diş fırçalarını tercih edin. Dişlerinizin iç ve dış yüzeylerini, dilinizin üstünü fırçalayın. Fırçanız orta derecede sert ya da yumuşak kıllı olmalıdır. Fırçanızı belirli aralıklarda değiştirin. Başkasının fırçasını kullanmayın. Florürlü diş macunlarını tercih edin.
Kaynak : Sabah
Depresyonla nasıl başa çıkabilirim?
Değişen hayat şartları ile birlikte depresyonun görülme sıklığı gittikçe artmaya başladı. Depresyon, duygu durumunda bozukluğa sebep olan bir hastalıktır. Stresler, organik ve psikolojik etkenler depresyona yol açabilir. Bununla beraber depresyonla depresif belirtileri birbirinden ayırmak gerekir.
Depresif belirtiler sağlıklı kişilerde de hayatın değişik dönemlerinde görülebilir. Depresyon ise tıbbî bir rahatsızlıktır. Ciddi bir depresyonun başlangıcından hemen sonra ya da rahatsızlık sırasında beyinde birçok biyolojik değişmenin olduğu bulunmuştur. Bunlar hormon sistemindeki bazı değişmelerle beynin kimyasal ve elektriksel etkinliğindeki bazı değişmelerdir.
Ancak beyindeki bu değişmeler kalıcı değillerdir. Rahatsızlık atlatıldıktan sonra biyolojik belirtilerin hepsi kaybolur ve depresyon geçiren kişinin beyni hayatının hiçbir döneminde böyle bir rahatsızlık yaşamamış kişinin beyninden ayırt edilemez.
Antidepresan ilaç tedavisi, psikoterapiler, elektroşok terapisi gibi birçok farklı tedavi yolu vardır. Bununla beraber depresyon bazı kişilerde tedaviyle iyileştikten sonra tekrarlamaktadır. Siz de sık depresif belirtiler gösterip ardından düzelen ya da sık sık depresyona giren kişilerden misiniz? Eğer öyleyse bilin ki depresyonla başa çıkmakta sizin de yapacağınız bazı şeyler var.
Depresyon, kalıcı kişilik değişimi değil bir rahatsızlık olup depresyonla başa çıkılabilir. Depresyonlu kişinin içinde bulunduğu duygu durumunun zihninden geçen düşüncelerle ilişkili olduğunu bilişlerini ya da düşüncelerini kısmen kendisinin de üretmekte olduğunu bilmesi gerekir. Aşırı genelleme, aşırı katılık, aşırı mükemmeliyetçilik gibi kurallar uç noktalara ulaştırılmadan değiştirilebilir. İnsanlar olaylardan değil olaylara yönelik yorumları yüzünden zarar görürler. Bununla beraber kişinin bunları sadece kendi gayretiyle değiştirmesi kolay değildir. Profesyonel yardım alması bu sebeple gerekebilir.
Bazen de depresyonlu kişinin yakını başlangıçta hastaya son derecede anlayışlı davranmakta ve tam hasta tedavi için ikna olup tedavi başladıktan sonra artık tükendiğini söyleyerek sabırsızlık göstermekte bu da hastanın tedavisini zorlaştırmaktadır. Örnek olarak depresyonlu bir hastanın eşinin tedavi sırasında artık dayanamadığını söylemesi tedavinin başarısını büyük ölçüde azaltmakta, hastanın iyileşme azmini kırmaktadır.
Depresyon belirtileri neler?
* Baş ağrısı, baş dönmesi, bulantı, hazımsızlık, peklik veya ishal gibi sindirim sistemi problemleri, aşırı yemek yeme, iştahsızlık, kilo kaybı.
* Uykusuzluk, uyanma zorluğu, kâbus görme.
* Göğüs ağrıları, kalp çarpıntısı, kas ağrısı, yüksek kan basıncı, solunum güçlüğü.
* Bitkinlik, huzursuzluk, sinirli hareketler, sık ağlama, aşırı duyarlılık, paniğe kapılma.
* Aşırı sigara içme, aşırı alkol tüketimi, cinsel sorunlar.
* Zihinsel ve duygusal belirtiler: İlgisizlik, hafıza zayıflığı, konsantrasyon zorluğu.
* Korkular, fobiler, gelecek kaygısı.
* Sosyal sorunlar: Başkalarıyla iletişim eksikliği, espri gücü yoksunluğu, duyguları ifade edememe.
* Özgüven eksikliği, geçmişten dolayı suçluluk duyma, karar verme güçlüğü, başarısızlık duygusu, anlaşılmama duygusu, bastırılmış öfke.
Aile üyeleri yardım için neler yapabilir?
Hareketsizlikten çıkmasına yardım etmek, reddettiğinde güzel sözle ikna edip kısırdöngüyü aşmasına yardımcı olmak. Meşguliyetler bulması konusunda gerçekçi olmasını sağlamakla beraber ümitsizliğe kapılmasına yol açmadan, alternatifler bulmasına yardımcı olmak. Yeme ve uyku düzeninin depresyon tedavisinde çok önemli olduğunu bilerek bu yönde destekleyici olmak. Günlük hayatını programlamasını sağlamaya çalışmak. Bol oksijenin depresyon tedavisindeki önemini unutmamak, park, bahçe gibi ortamlarda bulunmasına yardımcı olmak. Depresyonlu kişinin güven duygusu zayıfladığından ona önem verdiğini göstermek. Sevgi ve şefkati esirgememek. İlaç tedavisini aksatmaması konusunda yardımcı olmak, ilaçlarını hatırlatmak ve ağır depresyonda intihar riskine karşı hastanın ilaçlarını bizzat vermek.
Kaynak : Zaman
Vücudunuzu paslanmaya terk etmeyin
Uzun süreli oturmak, boyun, sırt ve bel omurları üzerinde aşırı yük oluşturuyor. Bu sebeple oturarak çalışanların boyun, bel ve nadiren sırt fıtığı oluşma riski daha fazladır ve sık sık boyun, sırt ve bel ağrılarından yakınırlar. Türk Böbrek Vakfı Hizmet Hastanesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Bölümünden Uz.Dr. Suna Mahmuti Roylas ofiste oturarak çalışanların boyun ve sırt sağlığını korumak için dikkat etmesi gerekenler hakkında bilgi verdi.
# Sırt kambur, boyun öne doğru eğik vaziyette çalışmak yerine sırt dik, omuzlar geride, baş normal pozisyonda oturma alışkanlığını yerleştirmeli.
# Oturulan koltuk mutlaka beli ve sırtı desteklemeli veya beli destekleyen ortopedik yastıklar kullanılmalıdır.
# Yüksek sandalye nedeniyle masaya eğilmek yerine masaya tamamen yaklaşılmalı masanın kenarı mide seviyesinde olmalıdır.
# Klavye ve bilgisayar ekranı baş ile aynı paralelde olmalıdır. Oturma süresi yarım saati geçmemelidir. Ayrıca kulaklık aracılığıyla telefonu kullanmalıdır.
# Ofis içinde dolap ya da çekmecelerden herhangi bir şey alırken öne eğilir pozisyonda kalmak, yüksek yerlere uzanmaya çalışmak son derece yanlıştır. Üşenmeyin ya oturun ya da çömelin. Bırakın bacaklarınız sizi taşısın. Yüksek yerlere uzanmayın, tabure kullanın
# Ağır dosyaları veya objeleri tek seferde taşımaya kalkmayın 2-3 seferde taşıyın..
# İş yerinizde gevşemek için hafif müzik dinleyin; aralıklarla germe - gevşeme, nefes egzersizleri yapın. Boyun, sırt ve bel sağlığınızı ofis dışında da korumaya dikkat edin.
# Arabanızın koltuğu yeterince belinizi desteklemiyorsa ortopedik yastık kullanın.
# Yattığınız yerden aniden kalkmayın. Önce yan tarafınıza dönün, ayaklarınızı yere indirin, aynı anda kollardan destek alarak oturun. Daha sonra kalkın.
# Düzenli spor yapın. Ancak mücadele gerektiren sporlardan korunun. Tempolu yürüyüş, bisiklet, yüzme en ideal spor aktivitelerdir. Aerobik ve germe - güçlendirme egzersizleri de son derece faydalıdır.
Kaynak : Yenişafak
Kan vermenin faydaları
Memorial Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Laboratuvarlar Koordinatörü Doç. Dr. Kenan Keskin, yılda iki kez kan vermenin, vücudu yenilediğini bildirdi.
Keskin, yaptığı yazılı açıklamada, her yıl yüzlerce kişinin hastalık ya da kaza sonrası kan bulunamadığı için hayatını kaybettiğine işaret ederek, buna karşılık, son yıllarda yapılan araştırmaların Türkiye'deki yıllık kan bağışı oranının nüfusun yüzde 1'i kadar olduğunu gösterdiğini belirtti.
Kan bağışının, kan bekleyen kişilerin hayatlarını kurtarmasının yanı sıra kişinin kendi sağlığı açısından da yaşamsal önem taşıdığını vurgulayan Keskin, kan bağışında kan hücrelerinin yenilendiğini, bunun da daha sağlıklı ve daha güçlü bir vücuda sahip olunmasını sağladığını bildirdi.
Doç. Dr. Kenan Keskin, şunları kaydetti:
“Kan, tek kaynağı insan olan çok değerli bir ilaçtır. Yaklaşık 40 yıldan beri kan yerine kullanılabilecek ve bu değerli yaşam iksirinin yerini alabilecek yapay bir madde elde etmeye yönelik çalışmalar olmakla birlikte, bu konuda tatmin edici sonuçlar alınamamıştır. Tek kaynağının insan olması ve ihtiyaç duyulduğunda yerine kullanılabilecek bir yedeğinin olmaması, kanın ve kan bağışlamanın önemini son derecede arttırmaktadır.”
Türkiye'de kan bağışının yeterli düzeyde olmadığını belirten Keskin, ağırlığı 50 kilonun üzerinde, önemli bir sağlık sorunu olmayan, hemoglobin ölçümü normal olan 18-65 yaş arasındaki herkesin yılda dört kez kan bağışında bulunabileceğini bildirdi.
KAN VERMENİN YARARI
Doç. Dr. Keskin, kan vermenin faydalarına da değinerek, açıklamasında şu görüşlere yer verdi:
“Kan verince, kan yapan organlar uyarılır ve kan yapmaya sevk edilir, kan hücreleri yenilenir, insan psikolojik olarak rahatlar, kendini huzurlu hisseder, daha sonra kendisine kan verilmesi gerektiğinde bunu yapacak insanların çıkacağını düşünerek güven duyar. Her kan bağışlayana kan grubu, kan sayımı ve kan yoluyla bulaşan hastalıklarla ilgili tarama testleri uygulanır. Gönüllü bağışçılardan alınan kan, güvenli kan olduğundan kan yoluyla hastalık bulaşması da daha az olmaktadır. Sonuç olarak gönüllü bağışçıların sayısının artması, toplumun sağlık düzeyi üzerine olumlu etki yapmaktadır. Yılda iki kez kan vermek, vücudu yeniler.”
Kaynak : Hürriyet
Acı biber yiyen iyi bir uyku çekemez
Fasulye, brokoli, karnabahar, çikolata gibi yiyecekler, bazı baharatlar... Bir başka araştırma ise tiryakilerin derin uykuya dalamadıklarını ortaya çıkardı.
"Uyku sağlıklı yaşam için şart. 6 ila 8 saatlik iyi bir uyku sadece gözlerinizin parlamasına, cildinizin gerilmesine zihninizin açılmasına neden olmaz aynı zamanda sizi 3 yaş genç gösterir" diyen uzmanlar, uyku kaçıran yiyecekleri sıralayıp bunlardan sakınılmasını istedi. İşte o besinler:
Baharatlar: Sarmısak, acı biber ve öteki baharatlar mide yanması yapabilir.
Büyük porsiyon: Çok yemeğin sindirimi saatler sürer. Bu nedenle akşam değil öğlen yemeklerinde büyük porsiyon tercih edilmeli.
Gaz depoları: Fasulye, brokoli, karnabahar, Brüksel lahanası gibi gaz yapan sebzeler akşamları tüketilmemeli.
Hız ayarı: Lokmalar birbiri ardına hızlı bir şekilde yutulmamalı, bu sırada mideye bolca hava dolar. Bu da şişkinlik yapar.
Alkol: Önce uyuşturur ancak sonra uyku düzenini tamamen bozar.
Kahve: Kafein vücutta 12 saat boyunca kalır. Uyku sorununuz varsa çay, çikolata, kola ve öteki kafein içeren içeceklerden uzak durmalısınız.
Kaynak : Hürriyet
Yanıklarda kına ve penisilin tozu kullanımı zehirliyor
Yanıklara iyi geldiği düşünülerek kullanılan kına, diş macunu, gripin ile birlikte penisilin tozunun bazı durumlarda zehirlenmelere yol açarak ölümlere sebep olabileceği bildirildi.
Bu maddelerin kimyasal madde içermesi nedeniyle kana karışarak zehirleyebileceği gibi, yanık bölgesinin enfeksiyon kapmasına da sebep olabiliyor. Kayseri'nin Develi ilçesine bağlı Öksüt köyünde, üzerine sıcak su dökülen ve sırt kısmında yanık oluşan 2 yaşındaki Mehmet Ali Yılmaz, tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetmişti. Minik Mehmet'in yanığa bağlı sıvı kaybı ya da enfeksiyonla hayatını kaybetmediği belirlendi. Küçük çocuğun, yanık bölgesine iyi geleceği düşünülerek bilinçsizce kına serpilmesine bağlı olarak zehirlendiği düşünülüyor. Yapılacak otopside kesin ölüm sebebi belirlenecek. Kayseri Adli Tıp Şube Müdürü Dr. Hasan Din, yanık vakalarında sıvı kaybı ve enfeksiyona bağlı ölümler olabildiğini belirterek, ancak minik Mehmet Ali Yılmaz'da ilk belirlemede bu sebeplerin oluşmadığına dikkat çekti. Edindikleri bilgiye göre, ailenin yanık nedeniyle kınayı toz şeklinde o bölgeye serptiğini ifade eden Dr. Din, kınanın içinde bulunan maddelerin insan kanına karışmasına bağlı zehirlenme yaşandığını düşündüklerini ifade etti.
Amerika'da şampuanlarda kullanılan kınanın insan sağlığını olumsuz etkilediği için yasaklandığını kaydeden Dr. Hasan Din, "Yaralara iyi geldiği düşünülerek el ve ayaklara yakılan kınanın, buradan kana karışarak böbrekleri olumsuz etkilediği tespit edilmiştir. Böbrek yetmezliğine kadar ulaşan rahatsızlıkların ortaya çıkması yüzünden ABD'de kullanımı yasaklanmış. Özellikle solunum yolu rahatsızlıkları olan insanlarda solunum kaslarını gerdiği ve kişinin nefes alıp vermesini zorlaştırdığı belirlenmiştir." diye konuştu. Hasan Din, küçük yanıkların bile ihmale gelmemesi gerektiğini belirterek, yanıklarda tek yapılması gerekenin en kısa zamanda sağlık kuruluşlarına başvurulması olduğunu söyledi. Kayseri Kızılay Hastanesi Başhekimi Dr. İrfan Görgülü de yanlış uygulamaların, yanıkların iyileşmesini zorlaşdığını söyledi. Dr. Görgülü, yanıkların diş macunu, kına, yoğurt, gripin, zeytinyağı ve penisilin tozu dökülerek tedavi edilmeye çalışılmasının çok yanlış olduğunu kaydetti.
Kaynak : Zaman
Turp gibi sağlam olmak için
Kırmızının yanısıra son yıllarda Japon turpu olarak da bilinen beyaz turp üretimindeki artışa rağmen, uzmanlar sağlık için turpun kırmızısını öneriyor. Diyetisyeni Özgen Arı, ataların geçmişten günümüze kadar halk arasında sıkça kullanılan "turp gibi sağlam" sözünün, bu sebzenin sert yapısının yanısıra içeriğindeki vitamin değerlerinden kaynaklanıyor. C vitamini, kalsiyum, potasyum ve demir kaynağı turp, cildi güzelleştirip, bağışıklık sistemini güçlendirmesinin yanısıra çok sayıda hastalığa doğal şifa kaynağı olarak gösteriliyor. Mide ve bağırsağı çalıştıran, sindirimi kolaylaştıran, öksürüğe, romatizmaya ve damar sertliğine iyi geldiği yaygın olarak bilinen turp, bağırsakları adeta dezenfekte ediyor.
Kaynak : Yeni Şafak
Kalbinizi yeşil çay içerek koruyun
VKV Amerikan Hastanesi'nden Diyetisyen Tuğçe Aytulu Ersin, kalp sağlığı için doymuş yağ tüketimi ile kolesterol içeren besinleri azaltmak gerektiğini belirterek, "Kalbinizi yeşil çay içerek koruyun" dedi.
Ersin, doymuş yağ ve kolesterol oranı yüksek besin tüketiminin, kan kolesterol düzeyinin yükselmesi için önemli bir neden olduğunu söyledi. Bu gerçek göz önünde bulundurularak tüketilen besinleri doymuş yağ ve kolesterol oranı düşük besinlerle değiştirmenin önemine dikkat çeken Ersin, "Bu durumda, yüksek miktarda katı yağ içeren (şarküteri ürünleri, krema, sakatat vb. ) besinler yerine az yağlı et, balık ve süt ürünleri tercih edilmelidir. Günlük yağ tüketimi; zeytinyağı (veya fındık yağı) ile mısır özüyağlarının (veya soya yağı) karışımı ya da zeytinyağı ile birlikte kanola yağının tüketimi şeklinde kullanılabilir. Ayrıca günlük beslenmede posa miktarını artırmak gerekmektedir. Bunun için beyaz ekmek yerine kepekli veya tam buğday ekmek yemek; haftada 2-3 kez kuru baklagil tüketmek; meyve, sebze ve salata tüketimini artırmak yeterli olacaktır. Ayrıca kabuklu yenilebilen meyveler, kabuklu olarak tüketilmelidir" dedi.
Tuğçe Aytulu Ersin, vücut ağırlığının normal sınırlar içinde olmasının da kalp sağlığı açısından önemli bir faktör olduğunu, obezitenin kalp hastalıklarına yakalanmada önemli bir risk oluşturduğunu söyledi. Bu nedenle beslenme alışkanlıkları gözden geçirilirken, besin tüketim miktarları ile alınan günlük enerjinin de dikkatlice düşünülmesi gerektiğini belirten Ersin, "Beyin, böbrek, dil gibi sakatatlar; kaymak, mayonez, krema, soslar, çikolata gibi yağlı besinler; et, sucuk, pastırma, sosis, tavuk vehindi derisi gibi tam yağlı gıdalar; kızartma ve kavurmalar; alkollü içkiler; hazır meyve suyu, kola, gazoz gibi asitli içecekler; tereyağı, kuyrukyağı gibi hayvansal yağlar; margarin, tam yağlı süt, yoğurt ve peynirler ile içeriği bilinmeyen hazır gıdalar tüketilmekten kaçınılmalıdır. Bu tip gıdalar tüketilmek isteniyorsa; hangi miktarda ve ne sıklıkta yenebileceği bir beslenme uzmanına danışılmalıdır" diye konuştu.
Ersin, bilinenin aksine cevizin kolesterolü düşürmediğini söyledi. Cevizin içerdiği yağ asitleri nedeniyle değerli bir besin olduğunun altını çizen Ersin, "Ancak yağ içeriğinin yüksek olması nedeniyle bol miktarda ceviz tüketmek, kan kolesterol değerini düşürmez. Günlük ihtiyacın çok üzerinde yağ tüketilmiyorsa, günde 2-3 tam ceviz yenilebilir. Haftada 1 kez haşlanmış veya yağsız omlet tüketilebilir. Dikkat edilmesi gereken, o hafta içinde başka besinlerin içerisinde yumurta olmamasıdır. Tavuk ve balıkda kırmızı et gibi hayvansal gıdalardandır. Bu gruba dahil olan tüm gıdalar, belirli miktarda kolesterol içerir. Önemli olan bu besinlerin ne sıklıkta ve ne miktarda tüketildiğidir. Bu besinlerin içerdiği farklı yağ asitlerinden yararlanabilmek için haftada 1 veya 2 kez diğer besinlerle çeşitlendirilerek yağsız olmak üzere kırmızı et yenilebilir" açıklamasında bulundu.
Kalp hastalıklarından korunmada anahtar gıdalar şunlar:
"Fındık ve Ceviz: Akdeniz tipi beslenmenin önemli bileşenlerinden olan tekli doymamış yağ asitleri ile çinko, lif ve magnezyumun yanı sıra damarları koruyan E vitamini içerir. Ceviz ayrıca kalbi koruyucu Omega-3 adlı yağ asitlerini de ihtiva eder.
Domates: İçerdiği likopen etkisiyle güçlü bir antioksidan olup, kan damarlarını koruyucu etkiye sahiptir. Domates suyu ve salçası da aynı bileşenleri içerir.
Balık: Haftada 2 kez balık tüketilmesi, kalp hastalıklarından korunmada önemli bir silah olan Omega-3'ün alınması için yeterlidir. Balıkta bulunan Omega-3, kan hücrelerinin birbirine yapışması ile pıhtılaşmayı engeller.
Yeşil Çay: Kalp sağlığı için koruyucu bir içecektir. İçerdiği antioksidan maddeler sayesinde, kolesterolün damarlarda birikmesini ve damarların tıkanmasını önler.
Üzüm: Özellikle çekirdeğiyle birlikte tüketilen siyah üzüm, içerdiği kuvvetli antioksidanlar sayesinde, kalp hastalıklarından korunmada etkilidir. Üzümü çekirdeği ile yiyemeyenler için konsantre edilmiş üzüm ekstreleri de bulunmaktadır.
Soğan ve Sarımsak: Kan sulandırıcı etkisi vardır, kolesterolün damarlara zarar vermesini engelleyen bazı bileşenleri içerir. "
Kaynak : Yeni Şafak
Mucize gençlik vitamini
Doğanın en güçlü antioksidanı: Mucize gençlik vitamini.
Vitamin C (L-askorbik asit) hayat için olmazsa olmazdır. Biz insanlar maalesef kendi C vitaminimizi üretemeyiz; karaciğerimiz bunu mümkün kılacak enzimden yoksundur. Bu nedenle zorunlu olarak ya besinlerle ya da gıda takviyeleriyle almalıyız. Özellikle sigara içiyor ya da içilen yerde bulunuyorsak, kirli çevresel ortamlarda yaşıyorsak ve güneşli mevsimlerde güneşin zararlarından korunmak amacıyla diyetimize günlük C vitamini desteğini eklemeği unutmamalıyız.
C vitamininin düzenli kullanımı yaşayan cilde genç bir pırıltı verir, kırışıklıkları ve ince çizgileri onarır. C ve E vitaminleri birlikte kullanıldığında her ikisinin de antioksidan etkileri güçlenir.
Vitamin C kozmetik kremler içinde de uygun yoğunlukta (%10-20) ve çözünürlükte kullanılabilir. Vitamin C içeren kremler, diyet desteği tabletlere oranla, cildimizi güneşin zararlı etkilerine karşı 20-40 kat daha fazla koruma sağlar. Vitamin C içeren kozmetik ürünler ışık geçirmez ambalajlar içinde saklanmalıdır.
"C vitamini" nin cildimiz üzerinde kanıtlanmış etkileri
" Cildin oksijeni daha iyi ve etkin kullanmasını sağlar
" Güneşin cilt üzerindeki yaşlandırıcı etkisini önler.
" Derinin destek proteinleri olan, kolajen ve elastin üretimine yardımcı hücreler olan fibroblastları teşvik ederek deri yaşlanmasını önler.
" Daha genç bir görünüm sağlar
" Cildin yangısal tepkisini azaltır.
" Cilt üzerindeki renk farklılıklarını (lekeleri) azaltır.
" Akne ve akne izleri giderir.
Kaynak : Hürriyet
Baş belası siyah noktalar
Kaç yaşına geldiniz ama siyah noktalarınızla hala başınız dertte mi?
Bazı kadınların ciltlerindeki siyah lekeler kozmetik ürün kullanımına rağmen geçmez. İşte size mucizevi öneri: Elma sirkesi. Yarım su bardağı suya, 3 çorba kaşığı kadar elma sirkesi ekleyip iyice kaynatın. Daha sonra ateşi kısın ve başınıza bir örtü örtüp, yüzünüzü buhara tutun. Bu şekilde yüzünüze 15-20 dakika buhar verin.
Daha sonra yarı yarıya sulandırılmış elma sirkesiyle yüzünüzü silin. Bu işlemi haftada 2 kez tekrarlayabilirsiniz. Düzenli olarak yapılan işlem sonucunda siyah lekelerin yok olduğunu ve cildinizin parladığını göreceksiniz.
Siyah noktalara farklı öneriler:
1- Birer tutam kırlangıç otu, ayrık otu bir kaba konularak üzerine beş bardak su ilave edilerek kaynatılır ve bir gece dinlendirdikten sonra siyah noktaların üzerine sürülür.
2- Birer tutam nane, yabani kekik yaprağı, ıhlamur bir kaba konulup yeteri kadar su ilave edilerek kaynatılır. Soğuduktan sonra siyah noktaların üzerine sürülür.
3- Bir adet çok olgun domates ezilir ve ince bir tülbentle süzülür. 1 tatlı kaşığı gliserin ve iki damla asilbent tentürü katılıp karıştırılarak şişeye doldurulup kullanılmak üzere saklanır. Cildin siyah noktalı kısımlarına bol miktarda sürülür.
Kaynak : Hürriyet
Gripten meyve suyuyla korunun
Grip ve soğuk algınlığının en sık görüldüğü dönem, içinde bulunduğumuz kış aylarıdır. Doğal birer sağlık iksiri olan meyve suları ile gribe karşı önlemler alabilir, böylece grip ve soğuk algınlığına karşı korunabilirsiniz. Grip ve soğuk algınlığından korunmak için bağışıklık sistemini güçlendirmek önemlidir. Düzenli uyku ve dengeli beslenme, bağışıklık sisteminin güçlü kalması için gereklidir. Uzmanlar, C vitamini ve çinko gibi antioksidanlardan zengin gıdalardan oluşan bir beslenme tarzı önermektedir. Vitamin, antioksidan ve mineral açısından zengin meyve suları içip, grip ve soğuk algınlığına yakalanmaktan kurtulabilirsiniz. Eğer hastalandıysanız meyve suları aynı zamanda birer ilaç etkisi de göstererek iyileşmeyi hızlandırır. Özellikle portakal, kişiyi soğuk algınlığı ve gripten koruyan meyvelerin başında gelmektedir.
Kaynak : Sabah
Sağlıklı gıda için 5 püf noktası
Sağlıklı gıda tüketiminin 5 önemli şartı "temizlik, doğru pişirme, uygun şartlarda saklama, çiğ-pişmiş gıda ayırımının doğru yapılması ile taze ve sağlıklı hammadde temini" olarak sıralanıyor.
Gıdaların çok uzun süre buzdolabında saklanmaması, donmuş ürünlerin oda sıcaklığında çözdürülmemesi tavsiye ediliyor. Sağlıklı gıda tüketiminin ilk şartı, gıdaları hazırlamaya başlamadan önceki kişisel temizlik.
Kaynak : http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=646473
Yağlı ciltliler de kış aylarında nemlendirici kullanmalı
Uzmanlar, cildin yağlı olmasının nemle karıştırılmaması gerektiğini belirterek, yağlı cilde sahip kişilerin de kış aylarında nemlendirici kullanmasının gerektiğini ifade ediyor.
Denizli Devlet Hastanesi cilt hastalıkları uzmanı Dr. Cahide Nar Çiftçi, kuru cilt tipine sahip çocuk ve yaşlıların, soğuktan daha çok etkilendiğini belirtti. Kışın nemlendirici kullanılmasının önemine değinen Çiftçi, "Bu aylarda havadaki nem azalırken kalorifer, soba ve klima gibi cihazlar nem oranını daha da aşağıya çekiyor. Bu aşamada kuruluğa bağlı gelişen veya şiddetlenen deri hastalıklarının önlenmesinde nemlendiricilerin kullanılması büyük önem taşıyor." dedi.
Dr. Çiftçi, "Cilt temizliğinde, cildin ph değerine uygun tıbbi ürünler kullanılmalı. El temizliğine uygun sabunların yüz için kullanılması son derece yanlıştır, çünkü el derisi, yüze oranla daha kalındır. Bu yüzden cilt tipinize uygun temizleyiciler gerekmektedir. Duş almak ve sık sabun kullanmak, cilt kuruluğunu artıran faktörlerdir. Özellikle çok sık duş alan kişiler, cilt bakımını ihmal etmeyerek banyodan sonra mutlaka nemlendirici kullanmalıdır." şeklinde konuştu.
Cildin neme ihtiyacı olduğu kadar ev ortamının da nemlendirilmesinin önemli olduğunu belirten Dr. Çiftçi şunları söyledi: "Günde en az 1-1,5 litre su içilmelidir. Soğuğun cilde olumsuz etkisini önlemek için nemlendirici dışında, sokağa çıkıldığında koruyucu giysiler giyilmesi ve eldiven kullanılması yararlı olacaktır. Evlerin nemlendirilmesi de cilt nemlendirilmesi kadar önemlidir. Kalorifer peteklerinin üzerine ıslak havlu serilmesi, soba kullanılıyorsa üzerine su koyulması faydalı olacaktır."
Kaynak : http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=644276
Kırmızı turp şifa kaynağı
Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi diyetisyeni Özgen Arı, geçmişten günümüze kadar halk arasında sıkça kullanılan "turp gibi sağlam" sözünün, bu sebzenin sert yapısının yanı sıra içeriğindeki vitamin değerlerinden kaynaklandığını söyledi.
C vitamini, kalsiyum potasyum ve demir kaynağı turp, cildi güzelleştirip, bağışıklık sistemini güçlendirmesinin yanı sıra çok sayıda hastalığa doğal şifa kaynağı olarak gösteriliyor. Mide ve bağırsağı çalıştıran, sindirimi kolaylaştıran, öksürüğe, romatizmaya ve damar sertliğine iyi geldiği yaygın olarak bilinen turp, bağırsakları adeta dezenfekte ediyor, kabızlığı gideriyor. Turpun en büyük özelliği ise içeriğindeki antioksidan etki. Turpun antioksidan etkisi, vücutta kanser hücrelerinin oluşumunu engelliyor.
Kaynak : http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=643490
Demir eksikliği, çocuğun büyümesine engel olur
Demir eksikliğine bağlı anemi, çocuklarda kendini, cilt rengi ile el ve ayaklarda soğukluk, çok üşüme, iştahsızlık, çabuk yorulma, aşırı sinirlilik ve huzursuzluk şeklinde gösteriyor.
Demir eksikliği tüm yaşlarda görüldüğü gibi özellikle de 6-24 aylar arasındaki bebeklerde dikkat çekiyor. Ayrıca büyümenin hızlandığı dönemlerde ve ergenlik döneminde de sıkça ortaya çıkabiliyor.
Özel Göztepe Şafak Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Meliha Arslan, demir eksikliği tedavisinin başlamasıyla birlikte görülen rahatsızlıkların ortadan kalktığını söylüyor. Demir eksikliğinin birçok nedeni bulunuyor. Bir yaşından önce inek sütüne başlanmasının, demir eksikliği gelişmesinin en önemli nedenleri arasında gösterilmesi dikkat çekiyor. Çocukta demir eksikliği erken fark edilmezse hastada sık enfeksiyon geçirme ve halsizlik meydana çıkıyor. Büyüme ve gelişmede duraklama oluyor. Kansızlık ağırlaştıkça çarpıntı, sık nefes alma, baş dönmesi, kulak çınlaması, dilde yanma, kağıt ve toprak yeme, buz yeme, kasılma nöbetleri görülüyor. Demir eksikliğinin en temel nedeninin yetersiz demir alımı olduğuna dikkat çeken Dr. Arslan, bunun daha çok sosyoekonomik düzeyi düşük toplumlar ile yanlış bir alışkanlık olan fastfoodla beslenenlerde görüldüğünü kaydediyor. Çocukların doğuştan itibaren anne sütü alamamaları, bunun yerine demir desteği olmayan mamalarla beslenmesi, bir yaşından önce inek sütüne başlanması demir eksikliği gelişmesinin en önemli nedenleri arasında gösteriliyor.
Bebeğin demir eksikliğini önlemek için ne yapmalı?
İlk 6 ay bebeğe mutlaka anne sütü verilmeli. Anne sütü yetersizse, demirle zenginleştirilmiş mamalar önerilir. 1 yaşından sonra çocuklara en fazla 500 ml süt verilmeli. Sağlık Bakanlığı'nın "Demir Gibi Bir Türkiye" sloganı altında başlattığı kampanya ile sağlık ocakları ve ana-çocuk sağlığı birimlerinde demir damlaları bebeklere ücretsiz olarak veriliyor.
Demir eksikliğinin belirtileri nedir?
Sık enfeksiyon geçirme, halsizlik, büyümede duraklama, sık nefes alma, baş dönmesi, kulak çınlaması, dilde yanma, kağıt ve toprak yeme, buz yeme, kasılma nöbetleri görülür.
Hasta olunmasa da ilaç kullanabilir mi?
Gereksiz yere kullanıldığında demirin fazlası iç organlarda birikip hasar verebilir.
Demir eksikliği neden olur?
Anne sütüyle beslenmeme, demir desteği olmayan mamalarla beslenme, bir yaşından önce inek sütüne başlama.
Ne gibi zararları vardır?
Demir eksikliği olursa vücut yeterli oksijen alamaz ve yorgunluk, ciltte ve dudaklarda solgunlaşma, soluk almada zorlanma görülür ve vücudun bağışıklık sistemi zayıflar.
İlaçlara etki eden besinler var mı?
İlacın C vitamini içeren portakal suyu veya limonata ile verilmesi, demirin bağırsaklardan emilimini artırır. İlaç süt ile verildiğinde ise demir emilimini azaltır.
Kaynak : http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=639970
Grip misiniz, nezle mi?
Çoğu zaman grip ile nezlenin aynı hastalık olduğunu zannederiz. Halbuki griple nezlenin tedavi yöntemleri de farklıdır. Nezle çoğu zaman ayakta geçirilebilirken, grip için yatak istirahati gerekir.
İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Mikrobiyoloji ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Selim Badur, gribin akut bir solunum sistemi hastalığı olduğunu söylüyor. Alt ve üst solunum yollarını etkileyerek genellikle 40 dereceye varan yüksek ateş, genel vücut, baş, boğaz ağrısı, öksürük, halsizlik, iştah kaybı, bulantı, burun akıntısı ve gözlerde yanma gibi belirtiler gösterdiğini belirten Prof. Dr. Badur, "Grip virüsü ile enfekte olan kişiler, enfeksiyonun iki gün öncesinden başlayarak, semptomlar ortaya çıktıktan yedi gün sonrasına kadar virüsü etrafına yayar. Normal şartlarda doğru tedavi ile yetişkin bir insanda grip bir hafta içerisinde iyileşir; ancak aşılanmadıysa, salgınlar ve mevsim şartlarından dolayı tekrarlaması kaçınılmazdır." diyor. Bazı kişilerde özellikle vücut direnci zayıf kronik hastalığı olanlarda, kalp ve akciğer hastalarında, yaşlılarda, şeker hastalarında, zatürre (pnömoni), beyin iltihabı (menengoensefalit), kalp kası iltihabı (miyokardit) gibi ciddi ve ağır seyredip ölümle sonuçlanabilecek hastalıklar görülebildiğini vurgulayan Badur, gripten korunmanın en etkili yöntemi olarak aşılanmayı gösteriyor.
Nezle veya soğuk algınlığının ise çeşitli nezle virüslerinin yol açtığı devamlı burun akıntısı, öksürme, hapşırık, gözlerde ve boğazda yanma belirtileri gösterdiğini hatırlatan Badur, "İlk belirtileri griple benzerlik gösterdiği için yanıltıcı olabilmekte. Hastalık 3 ile 7 günde kendiliğinden düzelmekte. Soğuk algınlığına karşı etkili bir aşı geliştirilememiştir. Geçirilen enfeksiyondan sonra hasta, kanındaki antikorlar sayesinde bir süre enfeksiyondan korunur, fakat bu korunma geçici ve kısa süreli olmaktadır. Soğuk algınlığında semptomlara göre tedavi uygulanmaktadır. C vitamininin yararları olsa da tedavi edici bir özelliği yoktur." şeklinde konuşuyor.
Prof. Dr. Selim Badur, gribe karşı en etkili korunma yöntemini, bu hastalığın görülmeye başladığı aylardan önce grip aşısı olmak olarak gösterdi. Badur, "Virüs her sene tipini değiştirdiği için, grip aşısı Dünya Sağlık Örgütü tarafından bir önceki sene en çok görülen virüs tiplerine göre hazırlanmaktadır. Grip aşısı her sene tekrarlanmalıdır. Özellikle risk grubu olarak değerlendirilen 65 yaş ve üzeri bireyler, kronik hastalığı olan kişiler, sağlık personeli, bağışıklık sistemi zayıf olan veya bağışıklık sistemine bağlı rahatsızlık yaşayan kişilerin grip aşısı olması önerilmektedir." diye konuşuyor.
Badur, nezle olan kişinin günlük işlerinden geri kalmadan hastalığı ayakta geçirebileceğini, ancak grip virüsü taşıyan kişinin kesinlikle yatak istirahati yapmasının şart olduğunu vurguladı. Nezle ve gribin hızla bulaştığını ve yayıldığını da vurgulayan Badur, "Hapşırma, öksürme yoluyla ve tokalaşma gibi temas yoluyla, virüs ile enfekte olan kişinin bir eşyasını kullanarak kolaylıkla bulaşır." diyor.
Kaynak : http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=637880
Dayanıklı olsun diye işlem gören sütler hastalık kaynağı
İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Aydın, sütün, çok faydalı bir içecekken pastörizasyon, yüksek ısı uygulaması (UHT) ve homojenizasyonla çok zararlı bir ürün haline geldiğini söyledi.
Prof. Dr. Ahmet Aydın, sütün raf ömrünü uzatmak için yapılan pastörizasyon ve UHT'nin bazı hastalık yapan bakterileri ortadan kaldırırken, faydalı bakterileri de yok ettiğini söyledi. Sütün içindeki faydalı bakterilerin hastalık yapmadıkları gibi, birçok hastalığı da önlediğini, sütün kesilmesini ve ekşimesini sağladığını ifade eden Aydın, "Süt, çok faydalı bir içecekken pastörizasyon, UHT ve homojenizasyonla çok zararlı bir ürün haline geliyor." görüşünü dile getirdi.
Ahmet Aydın, pastörizasyonun, sütün vitamin ve mineralle zenginleşmesini engellediğini, sindirim enzimlerini tahrip ettiğini ileri sürerek, "Tahrip olan ve sindirilmeyen protein parçacıkları, bağırsaktan kanımıza geçiyor, vücut da bunları düşman olarak algılıyor ve bağışıklık sistemini tahrip ediyor. İnsan vücudu tahrip oluyor ve alerjik hastalıklara, bağışıklık sistemi hastalıklarına, romatizmal hastalıklara neden oluyor. Çocuklarda görülen kronik orta kulak iltihabının altında da süt kullanımı vardır." diye konuştu.
Homojenizasyon sırasında uygulanan basıncın süt proteinlerinin moleküler yapısını büyük ölçüde değiştirdiğini kaydeden Aydın, molekül yapısı değişmiş proteinlerin immün sistemini aşırı uyardığını ve çocuğun ileride diyabet, astım ve multiplskleroz gibi "otoimmün-kendi dokularını tahrip edici" hastalıklara yakalanmasına yol açtığını iddia etti. Prof. Dr. Aydın, sütün iyi bir kalsiyum kaynağı olmadığını savunarak, "Bizim gibi ülkelerde laktaz eksikliği çok fazladır. Bu nedenle bizim gibi ülkeler yoğurdu bilir, yoğurt ihtiyaçtan doğmuştur. Batı ülkeleri yoğurdu bilmez, çünkü onlar süt şekerine daha eğilimlidirler." dedi.
Aydın, "Süt, sağlam kemiklere neden olur" yargısının da kırılması gerektiğini belirterek, sütün kemikleri sağlamlaştırmadığını, tahrip ettiğini savundu. Sütün kalsiyum miktarının yüksek olduğunu; ama iyi emilebilmesi için yeterli kalsiyum-fosfor dengesini tutturamadığını ifade eden Aydın, şöyle konuştu:
"Çünkü kalsiyumun emilebilmesi için fosforla belli bir oranı tutturması gerekiyor. Maalesef sütte bire bir gibi oran vardır ve kalsiyum, fosfor iyi emilmez. İyi emilmediği zaman da kana geçmez. En çok süt tüketen ülke ABD'dir, yılda kişi başına 130 litre süt tüketimi vardır. Ve en çok da kemik kırıkları ve kemik erimesi burada görülür. Meksikalı ve siyahlar fazla süt tüketmezler, bunlarda kemik kırıkları son derece azdır."
Dereotu ve rokada, sütten daha fazla kalsiyum bulunduğunu anlatan Ahmet Aydın, "Kalsiyum pek çok yeşil yapraklıda var. Bunlar ayrıca bir yığın vitamin sağlıyor. Hele de bunları taze taze tüketirseniz. Emilim açısından kalsiyum, fosfor oranları da çok iyi. Yeşil yapraklılar kemiklerin kuvvetlenmesi için gerekli olan potasyum, magnezyum açısından da zengin. Kemiklerin güçlü olması için yeşil yapraklıların tüketilmesine önem verilmeli." dedi.
Sütü süt olarak değil, süt ürünü olarak kullanmanın daha doğru olacağını dile getiren Aydın, şu önerilerde bulundu:
"Mümkünse günlük mandıra sütü tüketilmelidir. Sütü alınan hayvanın meralarda otlamasına ve suni yem yememesine dikkat edilmeli. Temiz olduğuna güveniliyorsa, sokak sütçüsünden de süt alınabilir. Şehirdeki en iyi seçenek, günlük pastörize şişe sütleridir. Uzun ömürlü homojenize kutu sütlerini kesinlikle kullanmayın. Sadece ekşiyen veya kesilen süt ve yoğurtları yiyiniz. Sütü süt olarak değil, mayalanmış olarak yoğurt, kefir, peynir olarak kullanın. Böyle olunca kaynatmaktan dolayı kaybedilen vitamin, mineral ve enzimlerin bir kısmı geri kazanılır."
'Kutu sütü yerine şişe sütü ya da güvenliyse sokak sütçüsünü tercih edin'
Türk gıda ve içecek sektöründe faaliyet gösteren 23 ayrı sektörel derneğin bir araya gelerek oluşturduğu Türkiye Gıda ve İçecek Sanayi Dernekleri Federasyonu (TGDF) Genel Başkanı Şemsi Kopuz da sütün, ''bileşimindeki protein, karbonhidrat, mineral ve vitaminler açısından dengeli beslenmede önemi tartışılmaz doğal bir gıda olduğunu'' bildirdi. Topuz, pastörizasyon ve UHT işleminin, ''çiğ sütte bulunan 'patojen-hastalık yapıcı' mikroorganizmalardan kaynaklanacak muhtemel sağlık risklerini ortadan kaldırmak amacıyla, sütün besin değerlerini en yüksek derecede koruyacak sıcaklık ve sürede optimize edilmiş ısıl işlemleri olduğunu'' anlatarak, ''UHT tekniği ile üretilen sütlere uygulanan bu ısıl işlemlerin aksine sokak sütlerine evde uygulanan geleneksel kaynatma işleminde sütün içerisindeki mikroorganizmalar tam olarak yok edilemediği gibi sütün içerisindeki besin değerleri de kayba uğramaktadır.'' dedi. Homojenizasyonun, ''süt içerisinde bulunan yağ damlacıklarının sütün her tarafına homojen bir şekilde dağılmasını sağlamak ve üst yüzeyde toplanmasını engellemek'' amacıyla uygulandığını kaydeden Topuz, homojenizasyon işlemi ile süt yağının homojen dağılımının sağlandığını, süt yağ globüllerinin daha küçük parçalara bölünmesiyle süt yağının sindiriminin kolaylaştırıldığını bildirdi.
Kaynak : http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=637003